KIBRIS’TA TÜRKLERİN DİNMEYEN GÖZYAŞI
(SREBRENİTSA İLE, ATLILAR VE MURATAĞA’NIN BENZEŞLİĞİ: AVRUPANIN RUM VAHŞETİYLE YÜZLEŞMEME ÇABALARI)
Bazı tarihler vardır; üzerinden yıllar, hatta yüzyıllar geçse bile kapanmaz.
Çünkü tarih yalnızca arşivlerde duran belgelerden ibaret değildir. Toprağın altında kalan kemikler, bulunamayan mezarlar, kimliği yıllar sonra belirlenen çocuklar, bir annenin hiç dönemeyen evladı ve adı bir türlü resmi kayıtlara giremeyen insanlar da tarihin kendisidir.
Kıbrıs’ın Muratağa’sı, Sandallar’ı, Atlılar’ı ve Taşkent’i tam da böyle bir hafızanın adresidir.

18 Eylül 2026’da Atlılar Şehitliği’nde düzenlenen devlet töreni bunun en çarpıcı örneklerinden birini yeniden önümüze koydu. Kayıp Şahıslar Komitesi’nin kazıları ve kimliklendirme çalışmaları sonucunda 15 Kıbrıslı Türk’ün kimliği belirlendi ve cenazeleri 52 yıl sonra toprağa verildi. Aralarında henüz 40 günlük olan Seldem Ali Osman ile 16 aylık Betül Arnavut da vardı.

Aynı gün Muratağa-Sandallar ve Atlılar’da hayatını kaybeden Kıbrıslı Türklerin hatırasını yaşatacak Muratağa-Atlılar-Sandallar Şehitler Müzesi de açıldı.
Bir çocuğun kimliği 52 yıl sonra bulunabiliyorsa, insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Hâlâ toprağın altında kimliğini ve akıbetini bekleyen kaç insanımız var?
Ve daha büyük soru: Biz bugün Kıbrıs’ta yalnızca 1974’ü mü konuşuyoruz, yoksa yüzyıllara yayılan bir sistematik vahşet hafızasının çaresizce hesabını mı tutmaya çalışıyoruz?

7 BİN KİŞİLİK KAYIP HALKASI
Kıbrıs meselesini yalnızca 1974’ten başlatmak, tarihin büyük bir bölümünü dışarıda bırakmaktır.
Burada özellikle altını çizmek gerekiyor:
7 bin rakamını bugün tek bir resmi arşivin doğruladığı, üzerinde herkesin uzlaştığı kesin bir sayı olarak sunmuyorum. Tam tersine, araştırılması gereken büyük bir tarihsel iddia olarak ele alıyorum.
Çünkü özellikle eski dönemlere ilişkin kayıtların parçalı olması gerçek kaybın tamamını ortaya çıkarmayı güçleştiriyor.
Bugün Kayıp Şahıslar Komitesi’nin üzerinde mutabık kalınmış kayıp şahıslar listesinde 2.002 kayıp kişi bulunuyor. Komite’nin görev alanı 1963-64 ve 1974 olaylarıyla bunların arasındaki dönemi kapsıyor. Üstelik Komite, kişinin nasıl öldüğüne veya ölümünden kimin sorumlu olduğuna hükmetmiyor. Bu husus zati Kıbrıs tarihinin bütün dönemlerine ait bir ölüm bilançosu değildir.
Hatta tam tersine, 1963-74 dönemindeki kayıpların dahi tamamının ölüm nedenini açıklayan bir sayı değildir.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın resmi tarihçesinde 1963’te başlayan saldırılar sırasında 200’den fazla Kıbrıslı Türk’ün kaybolduğu, yaklaşık 30 bin Kıbrıslı Türk’ün evlerinden çıkarılarak enklavlara sığındığı ve 103 Türk köyünün tahrip edildiği belirtiliyor.
Bütün bunlar bize şunu söylüyor: Kayıt altına alınabilen rakam ile tarihte gerçekten yaşanan kayıp aynı şey değildir.
Bunun en canlı kanıtı da bugün hâlâ kazıların sürmesidir.

1571: ADA KİMDEN ALINDI?
Kıbrıs tarihini doğru okumak için takvimi 1963’ten değil, 1571’den başlatmak gerekir.
Çünkü ada 1571 yılında Venedik hâkimiyetinden Osmanlı hâkimiyetine geçti ve 307 yıl Osmanlı idaresinde kaldı.
1878’de ise Osmanlı egemenliği hukuken devam ederken ada’nın yönetimi İngiltere’ye devredildi. İngiltere 1914’te adayı ilhak etti.
1878 düzenlemesinde İngiltere Kıbrıs’ın yönetimini devralırken Osmanlı Devleti ada üzerindeki egemenliğini koruyordu.
Ve bu tarih boyunca adada çeşitli isyanlar ve siyasi hareketler yaşandı.
Osmanlı döneminin sonlarına doğru 1764, 1804, 1821 ve 1833 gibi önemli ayaklanma ve karışıklık dönemleri kayıtlara geçti.
Rumların Türklere karşı ayaklanması olan 1833’te aynı dönemde üç ayrı isyan yaşanmış; bunların liderleri arasında Rum-Ortodoks aktörler olduğu gibi Müslüman bir toprak sahibi olan Gâvur İmam da bulunmuştur.
Fakat özellikle 1821 sonrasında Enosis düşüncesinin güçlenmesi, Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini savunan siyasi çizginin tarihsel köklerinin derinleştiğini gösteriyor.
Buradaki asıl problem ise şudur: Bu yüzyıllar boyunca yaşanan bütün ölüm ve şiddet olaylarını bugün tek bir toplamda gösterecek eksiksiz bir veri tabanımız yoktur.
Dolayısıyla “Osmanlı döneminde kesin olarak şu kadar Türk öldürüldü” demek bugün elimizdeki belgelerle bilimsel olarak savunulamaz. Lakin bütünsel tarih açısından bu araştırmaların yapılması ve artık ortaya konulması şarttır. Dolayısıyla 7 bin kişilik toplam iddiasının araştırılması gerektiğini söylememizin sebeplerinden biri de budur.

İNGİLİZ SÖMÜRGESİ VE KAYIP HALKASI
1878’den 1960’a kadar Kıbrıs İngiliz yönetimindeydi.
1914’te İngiltere adayı ilhak etti; 1925’te Kıbrıs bir İngiliz Crown Colony’si, yani Birleşik Krallığın Sömürge Kolonisi haline geldi.
1931’de Rumların İngiliz yönetimine karşı büyük ayaklanması gerçekleşti.
1955’te ise EOKA’nın Enosis hedefli silahlı mücadelesi başladı. Bu konuda özellikle yeni bir milliyetçilik hedefi açısından Yunanistan’dan destek alınması ve aslında İngilizlerin ve Yunanistan’ın ada üzerinde hakimiyet kurma çıkar çatışmaları ağırlık kazandı.
Burada da rakamlar aldatıcı kalıyor. Türklerin bastırılmış bir şekilde adanın geleceğinde tamamen silahsız ve edilgen hale geldiği tüm şiddete, vahşet ve saldırıların hedefi nedeniyle korku dolu bir zaman diliminde yaşadığı da unutulmaması gerekiyor.
Akademik çalışmalarda, 1960’a kadar EOKA’nın eylemleri sonucunda 84 Kıbrıslı Türk’ün öldürüldüğü bilgisi yer alıyor.
Ancak başka tarihsel kayıp tablolarında 1955-59 dönemi için daha geniş bir sınıflandırmayla 92 Türk ölümü veriliyor.
Bu iki rakam aynı kapsamı göstermediğinden birbirinin alternatifi gibi kullanılmamalıdır. Çünkü dönemsel ifadelerle bu rakamların çok üstünde acılar olduğu da tarihsel hatıratlarca destekleniyor.
Fakat ikisi de aynı gerçeği gösteriyor:
İngiliz sömürge döneminde Kıbrıslı Türkler de ciddi can kayıpları yaşadı.
Üstelik İngiliz sömürge arşivlerinde EOKA dönemine ilişkin ölüm ve yaralanma kayıtları tutuldu.

Yani kayıt vardır.
Ama kayıtların tamamı belli sebepler nedeniyle İngiliz Hükümeti tarafından açıklanmamaktadır. Bu durum da ada gerçeklerinin bir tarihsel boşluğunu ortaya koymamızı mümkün kılmamaktadır.
İşte benim 7 bin kişilik toplamın peşine düşmemizin gerekliliği tam da burada ortaya çıkıyor.
1571’den 1974’e kadar geçen dört asırlık dönemde farklı yönetimler, farklı çatışmalar, farklı isyanlar ve farklı kayıt sistemleri vardır. Bugünün dijital dünyasındaki gibi tek merkezde toplanmış, birbirleriyle karşılaştırılabilir bir veri sistemi yoktur.
Dolayısıyla bugün bilinen sayı ile gerçekte yaşanan kaybın aynı olması gerektiğini varsayamayız. Ama tek gerçek vardır. Katledilen mağdur olan eziyet altında yaşayan Masum, korumasız ve silahsız Kıbrıslı Türkler olmuştur.

İNGİLİZ ASKERLERİ DE ÖLDÜ: PEKİ İNGİLTERE NEREDEYDİ?
Burada İngiltere’ye ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
Çünkü Kıbrıs’taki İngiliz sömürge döneminde yalnızca Türkler ölmedi.
İngiliz askerleri ve güvenlik personeli de öldü.
Fakat burada çok önemli bir rakam düzeltmesi yapalım.
İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin yayımladığı tarih çalışması, 31 Temmuz 1959 tarihli İngiliz resmi “Report on the Cyprus Emergency” belgesine dayanarak, EOKA’nın sorumlu olduğu 105 İngiliz servis personeli ölümünü veriyor. Aynı kaynak, Kıbrıs’taki İngiliz askerî anıtında yaklaşık 371 askerî personelin adının bulunduğunu; ancak bunların tamamının EOKA tarafından öldürülmediğini özellikle belirtiyor. Trafik kazaları, silah kazaları ve başka nedenlerle ölenler de bu geniş toplamın içinde.
İşte burada tarihin ironisi ortaya çıkıyor.
İngiliz devleti kendi askerlerinin ölümünü kayıt altına aldı. Hatta kaza raporları ile Rum varlığının vahşetini de kendi iç siyasi sebepleri ile dönemin tarihsel perspektifi, iletişim ve ulaşım mekanizmalarının zorluğu neticesinde bir güzel gölgeledi. Buna rağmen inkâr edilemeyecek bir gerçeklikle İngiliz arşivleri EOKA saldırılarını belgeledi.
İngiliz askerlerinin kimliklerini ve ölümlerini kayda geçirdi.
Peki aynı adada yaşayan Kıbrıslı Türklerin güvenliği konusunda neden aynı tarihsel hassasiyet gösterilmedi?
İngiliz askerlerinin ölümünü kayda geçiren İngiltere, Kıbrıs Türklerinin öldürülmesini, kaybolmasını ve köylerinin boşaltılmasını neden aynı tarihsel ağırlıkla değerlendirmedi?
Bu yalnızca Kıbrıs Türklerine yapılmış bir haksızlık değildir.
Aynı zamanda hayatını kaybeden İngiliz askerlerinin hatırasına karşı da tarihsel bir çelişkidir.
Çünkü eğer EOKA İngiliz askerlerini de öldürdüyse ve İngiliz arşivleri bu saldırıları belgelediyse, İngiliz sömürge yönetiminin adadaki bütün toplumların güvenliği konusunda neden daha kararlı ve tarafsız bir politika izlemediği sorusu ortada durmaktadır.

Türklerin İngiliz varlığı döneminde kayda geçen hiçbir aşırılığı olmadığı da İngiliz kaynaklarınca tespitlidir. Bir an düşünelim ki İngiliz hakimiyeti içinde tüm sorunları Türkler yapmış olsaydı inanın İngilizler üzerine film, kitap koca bir kültür, askeri ve siyasi irade bombardımanına tutardı.
Adada Türk varlığı diye bir tarihsel gerçeklik kalmazdı. İngilizler kendi hakimiyetleri döneminde Türklerin masum olduğunu bilmesi nedeniyle mümkün mertebe Rum yanlılığını törpülemeye çalıştığını bunun vicdanlarını acıttığı için biraz da böyle davrandıklarını biz araştırmacılar, gazeteciler ve tarihçiler gayet iyi biliyoruz.

1960: İKİ HALKIN ORTAK CUMHURİYETİ
Ve sonra 1960’a geliyoruz.
Kıbrıs Cumhuriyeti 16 Ağustos 1960’ta bağımsız oldu.
Bu devlet sıradan bir çoğunluk yönetimi olarak kurulmadı.
1960 Anayasası iki toplumu, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumlarını, devletin kurucu unsurları olarak düzenledi.
Cumhurbaşkanı Rum toplumundan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ya da bizim anlayışımızla Başbakanı Türk toplumundan seçilecekti.
Devletin temel yapısı iki toplumun siyasi katılımı ve anayasal dengesi üzerine kurulmuştu.
Yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi:
“Bir toplum diğerini yönetsin” değildi.
“İki toplum ortak bir devlet kursun”du.
Fakat bu ortaklık yalnızca üç yıl sakince yaşayabildi.
1963: CUMHURİYETİN KIRILDIĞI YIL
21 Aralık 1963’te Kıbrıs’ta yeni bir şiddet dönemi başladı.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın resmi tarihçesine göre Rum tarafının Kıbrıs Türk toplumuna yönelik saldırıları sonrasında Türkler devlet kurumlarından uzaklaştırıldı; yaklaşık 30 bin Kıbrıslı Türk evlerini terk ederek adanın yaklaşık yüzde 3’üne karşılık gelen enklavlara sığındı. 103 Türk köyü terk edildi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin belgelerinde de 1963-74 arasındaki dönemde Kıbrıs Türklerinin yaşadığı koşullar ve 1967’den itibaren kendi yönetimlerini oluşturmalarına yol açan durum ayrıca yer alıyor.
Yani Kıbrıs Cumhuriyeti takvim üzerinde 1960’tan 1974’e kadar 14 yıl yaşamış olsa da, iki toplumlu anayasal düzenin fiilen işlemesi açısından kritik kırılma Aralık 1963’tür.
1963’ten sonra iki toplumlu ortaklığın devlet mekanizmasındaki fiilî yapısı bozuldu.
İşte Kıbrıs meselesinin bugün hâlâ çözülememesinin temel sorularından biri burada yatıyor:
1960’ta iki toplumun ortak kurduğu bir devlet, 1963’ten sonra nasıl oldu da fiilen tek toplumun yönettiği bir yapıya dönüştü?
Bu soru sorulmadan Kıbrıs tarihini anlamak mümkün değildir.
1963-1974: TÜRK HALKININ HAYATTA KALMA MÜCADELESİ
Türkiye’nin resmi kayıtlarında 1963-64 döneminde 364 Kıbrıslı Türk’ün öldürüldüğü belirtiliyor.
Kayıp Şahıslar Komitesi’nin bugün üzerinde çalıştığı listede ise 492 Kıbrıslı Türk kayıp bulunuyor.
Bu iki rakamı mekanik biçimde birbirine eklemek doğru değildir.
Çünkü “öldürülen”, “kayıp” ve “sonradan kimliği belirlenen” kategorileri aynı değildir.
Fakat rakamların tamamı bize aynı gerçeği gösteriyor:
1963-74 arasında Kıbrıs Türk toplumu ağır bir güvenlik ve hayatta kalma krizi yaşadı.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi belgelerinde de 1963-64 toplumlararası çatışmalarının Kıbrıslıların yerlerinden edilmesine yol açtığı ve bunun ardından BM Barış Gücü’nün adaya gönderildiği belirtiliyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Taşkent’le ilgili kararında ise 14 Ağustos 1974’te silahlı Rum Kıbrıslıların köydeki Türk erkekleri topladığı, aralarında 12 yaşındaki çocukların da bulunduğu yaklaşık 50 kişinin bir okulda tutulduğu ve daha sonra götürüldüğü anlatılıyor.
Bunlar artık yalnızca siyasi söylemler değildir.
Avrupa hukuk kurumlarının dosyalarına girmiş olaylardır.
1974: MURATAĞA, SANDALLAR, ATLILAR, TAŞKENT
14 Ağustos 1974.
Kıbrıs Türk tarihinin en acı günlerinden biri.
Muratağa.
Sandallar.
Atlılar.
Taşkent.
Kadınlar.
Yaşlılar.
Çocuklar.
Bebekler.
Toplu mezarlar.
Ve yıllar sonra bulunan kemikler…
Bugün hâlâ bu mezarlardan insanların kimlikleri çıkıyor.
18 Eylül 2026’da Atlılar’da toprağa verilen 15 kişi bunun son örneğidir.
Aradan 52 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ kimliklendirme yapılmaktadır.
Bu nedenle 7 bin kişilik toplam iddiasını araştırırken yalnızca “resmi listede kaç kişi var?” diye sormak yetmez.
Şunu da sormak gerekir:
Kaç kişi hiç listeye giremedi?
Kaç kişinin mezarı bulundu ama kimliği belirlenemedi?
Kaç kişinin öldüğü biliniyor ama ölüm biçimi ve sorumlusu kayıtlara geçmedi?
Kaç kişinin kaydı farklı dönemlerde farklı belgelerde kaldı?
Ve en önemlisi:
Kaç kişi bugün hâlâ toprağın altında?
Avrupa Konseyi’nin 2025 tarihli icra belgelerinde dahi Kayıp Şahıslar Komitesi’nin arşiv araştırmalarını genişlettiği, 1963-64 ve 1974 dönemlerine ilişkin çeşitli ülkelerin arşivlerinden bilgi talep ettiği ve hava fotoğraflarıyla yeni olası mezar alanlarının araştırıldığı belirtiliyor.
Demek ki mesele hâlâ kapanmış değildir.
SREBRENİTSA’YI ANARKEN KIBRIS’I UNUTMAK
Srebrenitsa’nın acısını küçültmek için Muratağa’yı hatırlatmak doğru değildir.
Tam tersine.
Srebrenitsa’da öldürülen insanların hatırası insanlık vicdanının ortak hafızasının parçasıdır.
Aynı vicdan Muratağa’daki bebeği de hatırlamak zorundadır.
Burada hukuki ayrımı da korumak gerekir.
Srebrenitsa için uluslararası mahkemelerin verdiği soykırım tespitleri bulunmaktadır.
Muratağa, Atlılar ve Sandallar için ise aynı nitelikte uluslararası bir mahkeme kararı bulunmamaktadır.
Bu nedenle “Srebrenitsa ile Muratağa hukuken aynıdır” demek yerine şunu söylüyorum:
Srebrenitsa nasıl insanlığın hafızasında unutulmaması gereken bir toplu katliam ve adalet meselesiyse, Muratağa, Sandallar ve Atlılar da Kıbrıs Türklerinin hafızasında aynı şekilde unutulmaması gereken bir toplu katliam ve adalet meselesidir.
Ve eğer bir gün uluslararası hukuk bakımından “soykırım” değerlendirmesi yapılacaksa, bunun tarihçiler, hukukçular ve uluslararası yargı mekanizmaları tarafından belgeler üzerinden yapılması gerekir.
Bizim görevimiz ise belgeleri ortaya çıkarmak ve hafızayı korumaktır.
TARİHİ KIYIMLARIN HESABI NEDEN SORULMUYOR?
İşte asıl çelişki burada.
Bugün Avrupa’nın demokratik değerlerinden, insan haklarından, hukukun üstünlüğünden ve azınlık haklarından söz eden kurumlar var.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kıbrıs’la ilgili çok sayıda karar verdi.
Avrupa Konseyi’nin belgelerinde Kıbrıs Türklerinin kayıpları, yerinden edilmeleri ve 1963-74 dönemiyle ilgili çok sayıda dosya bulunuyor.
Ama aynı Avrupa’nın siyasi hafızasında Kıbrıs Türklerinin uğradığı katliamların ve kayıpların neden aynı ölçüde görünür olmadığı sorusu hâlâ cevap bekliyor.
Aslında neden dosyaların tozlu raflarda beklediğini gayet iyi anlıyoruz. Tarih her zaman bir din, ırk ve dil savaşı haline getirmeye çalışan Avrupalıların oyuncağı olmuştur. Tek istedikleri unutulması, hatırlanmaması ve kendi emperyal politikalarının, iktidar, yönetim şekli, idari bakışlar değişse de uygulanmasının yüzyıllar boyu sürdürülebilir bir sistematik içinde devam etmesi istekleridir.
Eğer insan hakları, demokrasi, sivillerin hayatı değerliyse, her yerde değerlidir.
1963’te evini terk etmek zorunda kalan Türk aile de değerlidir.
Muratağa’daki, Atlılar’daki, Taşkent’teki ölen çocuklar da değerlidir ve sorumlulardan hesabı sorulmalıdır.
Adaletin milliyeti olmaz.
KIBRIS’TA NELER OLUYOR?
Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile gerçekleştirdiği ortak askeri tatbikatlar, adanın güneyini lojistik bir deniz ve hava üssü olarak kullanma stratejileri, Kazakistan’ın GKRY ile büyükelçilik düzeyinde diplomatik ilişkiler kurması ve adanın güneyinde 30.000’den fazla yabancının gayrimenkul satın almış olması gibi pek çok negatif parametre üst üste gelmeye başladı.
Özellikle stratejik öneme sahip Karpaz bölgesine yönelik Yahudi sermayesinin ilgisi, marina alımları ve adada adeta yeni bir yerleşim birimi oluşturma çabaları, bu tehdit dalgasına karşı acil önlemler alınması gerektiğini ve yeni bir devlet aklının hasıl olduğunu açıkça göstermektedir. Birileri, adada 50 yıldır hüküm süren huzur ve sakinliğe açıkça gölge düşürmeye çalışmaktadır.
Birleşmiş Milletler’in (BM) KKTC özelindeki taraflı ve hasmane tutumu, Güvenlik Konseyi kararlarına da doğrudan yansımış durumdadır. Üstelik adadaki demografik yapının Rumların ve Türklerin dışında, kontrolsüz bir şekilde değişmesi artık Kıbrıslı Rum halkının da tepkisini çekmektedir. Rum toplumu da adada karar verici mekanizma olmaktan çıkarıldığını ve barış sürecinden tamamen koparıldığını hissetmeye başlamıştır.
Artık herkesçe net bir şekilde görülmelidir ki; Kıbrıs’ta Siyonist bir akıl ile Yunan iş birliği, emperyalist Batı güçlerini de arkasına alarak Doğu Akdeniz’de yeni bir kaos yaratma peşindedir. Ada; deniz suları üzerinden komşu devletlerin iç işlerine müdahale eden anarşist bir düşünce ithalatının ve NATO harici neye hizmet edeceği aşikâr olan illegal askeri örgütlenmelerin hedef odağı haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Yani bugün adada bir “işgalci güç” aranacaksa; bu durum tıpkı Venedikliler dönemindeki Katolik Şövalyelerin ve Latin savaşçıların hüküm sürdüğü karanlık bakış açısının modern dünyada yeniden canlandırılma girişimidir. Adayı gerçekten işgal eden ve barış sürecini baltalayanlar; adaya güç, para ve güvenlik garantisi vaat eden, ancak gerçekte terör ve anarşi mantığının İsrail’den sonraki yeni ve korunaklı odağını inşa etmeye çalışan küresel aktörlerdir. Tıpkı okyanus ötesi bir gücün, tüm Avrasya sathında dünya tekeline hükmetmeye çalışmasının minyatür bir laboratuvarını Kıbrıs’ta yapılandırmaktadırlar.
Bu tehlikeli gidişata başta adalı Rumlar ve Türkler olmak üzere bölgedeki tüm aktörler karşı çıkmalıdır. Doğu Akdeniz’de barışın ve huzurun yegâne tesisi; mevcut sınırlar dâhilinde, adadaki barışçıl iki ayrı devletin varlığının tüm dünya tarafından resmen kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs, geçmişin prangalarına değil, geleceğe bakacak iyi niyetli, insani ve adil bir yaşam felsefesiyle korunmalı ve süreç bu doğrultuda yürütülmelidir.
AVRUPA’NIN YENİ KIBRIS SINAVI
Bugün Kıbrıs meselesi yalnızca geçmişin mezarlarıyla ilgili değildir.
Bugün Kıbrıs’ın çevresinde yeniden şekillenen siyasi, ekonomik ve askerî dengeleri de konuşmak zorundayız.
Avrupa Birliği son yıllarda Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerini ciddi biçimde büyütüyor.
4 Nisan 2025’teki ilk AB-Orta Asya Zirvesi’nde ilişkiler stratejik ortaklık düzeyine çıkarıldı. AB, ticaret ve yatırımın geliştirilmesi yanında enerji, kritik hammaddeler ve bağlantısallık alanlarını da öncelikli başlıklar arasında saydı. AB’nin kendi ticaret belgelerinde Orta Asya’nın Avrupa için önemli bir enerji kaynağı olduğu da açıkça belirtiliyor.
2026’da AB-Kazakistan ilişkilerinde enerji, ulaştırma, kritik hammaddeler, yatırım ve ticaret alanlarındaki iş birliğinin daha da derinleştirilmesi konusunda yeni adımlar atıldı.
Bunlar ekonomik ilişkiler olarak elbette yapılabilir.
Türk Cumhuriyetlerinin Avrupa ile ticaret yapmasına, yatırım almasına, enerji satmasına kimsenin itirazı olamaz.
Fakat burada Kıbrıs açısından çok önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Bu ekonomik ve siyasi ilişkilerin bedeli, Türk dünyasının Kıbrıs Türk halkının tarihsel ve siyasi varlığını görmezden gelmesi olmamalıdır.
Bazı Türk Cumhuriyetlerinin Güney Kıbrıs’la diplomatik ilişkilerini geliştirdiği ve büyükelçilik düzeyinde adımlar attığı artık somut bir diplomatik gerçekliktir.
Örneğin Kazakistan ile Güney Kıbrıs arasında diplomatik temsil düzeyinde önemli bir adım atıldı ve 3 Haziran 2026’da Astana’da (Sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bizim için Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) büyükelçiliği resmen açıldı.
Çünkü 1960’ta iki toplumlu olarak kurulan bir devletin 1963’ten sonra nasıl fiilen tek toplumun kontrolündeki bir yapıya dönüştüğünü anlamadan, bugün Güney Kıbrıs’ı adanın tamamının tartışmasız temsilcisi gibi kabul etmek, Kıbrıs Türklerinin tarihini yok saymak anlamına gelmemesi ve Kıbrıslı Türkleri hatta Türkiye’yi yaralamamak en tabi davranış olacaktır.
Bizim söylediğimiz açıktır:
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin artık Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla uluslararası alanda tanınması gerekir.
Adada iki halkın siyasi varlığı vardır.
İki ayrı siyasi gerçeklik vardır.
Ve kalıcı bir çözüm olacaksa Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitliği, güvenliği ve kendi kendini yönetme hakkı yok sayılamaz.
Kıbrıs Türklerine uygulanan ekonomik, sportif ve siyasi izolasyonların da artık kaldırılması gerekir.
Bir halkı ambargo altında tutarak barış kurulamaz.
AMERİKA, İSRAİL, YUNANİSTAN VE DOĞU AKDENİZ
Bir başka mesele ise Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki giderek güçlenen güvenlik ve enerji iş birliğidir.
Burada da gözümüzü kapatamayız.
ABD ile Güney Kıbrıs arasındaki güvenlik ilişkileri son yıllarda belirgin biçimde gelişti.
ABD’nin kendi resmî belgelerinde ortak askerî eğitim, deniz güvenliği, liman ziyaretleri ve ortak tatbikatlar gibi alanlarda iş birliğinin geliştiği belirtiliyor.
Daha da önemlisi, 15 Ocak 2025’te ABD yönetimi Güney Kıbrıs’ı Amerikan savunma malzemeleri ve savunma hizmetleri bakımından uygun ülke kategorisine aldı. ABD’nin resmi federal kayıtlarında bu karar açıkça yer alıyor.
2026’da da ABD-Güney Kıbrıs savunma iş birliğinin sürdüğünü görüyoruz. Eylül 2026’da yayımlanan resmî açıklamada iki taraf arasındaki savunma ve güvenlik ortaklığının genişlediği, 2024-2029 Savunma İş birliği Yol Haritası kapsamında iş birliğinin sürdüğü belirtildi.
Yunanistan-İsrail-Güney Kıbrıs üçgenindeki savunma ve tatbikat ilişkileri de ayrıca büyüyor.
Güney Kıbrıs’ın 2025’te gerçekleştirdiği çok uluslu ARGONAUT tatbikatında deniz, hava ve kara unsurları birlikte kullanıldı ve yabancı ülkelerden askerî unsurlar ile gözlemciler katıldı.
Bütün bunlar elbette devletlerin kendi savunma politikalarıdır.
Fakat Türkiye açısından ortaya çıkan tabloyu görmezden gelmek de mümkün değildir.
Çünkü Kıbrıs Türk halkını yok sayan herhangi bir bölgesel güvenlik mimarisi, gerçek anlamda bölgesel güvenlik mimarisi olamaz.
Türk varlığını adada yok sayarak hazırlanan hiçbir denklem kalıcı barış getirmez.
Ve Türkiye’nin dünyaya söylemesi gereken şey açıktır:
Kıbrıs Türk halkı vardır.
Kıbrıs Türk halkının tarihi vardır.
Kıbrıs Türk halkının siyasi iradesi vardır.
Kıbrıs Türk halkının güvenliği vardır. Hem Ana Kara Anavatandan bu güvenlik ayrı düşünülemez. Kıbrıs Türk Halkının geleceği, başka devletlerin enerji ve jeopolitik hesaplarının parçası yapılamaz.
“ADANIN TAMAMI” MESELESİ
Bugün Güney Kıbrıs yönetiminin bütün ada adına hareket eden tek meşru devlet olarak kabul edilmesi uluslararası sistemin mevcut lakin gayri ciddi ve yanlış antidemokratik yaklaşımıdır.
Fakat bu yaklaşımın tarihsel ve siyasi sonuçlarını tartışmak bizim hakkımızdır.
Çünkü 1960’ta kurulan devlet iki toplumlu bir yapıydı.
1963’ten sonra bu ortaklık bozuldu.
Kıbrıs Türkleri devlet mekanizmasının dışında kaldı.
Ve bugün adanın kuzeyinde kendi yönetim kurumlarına sahip bir Kıbrıs Türk toplumu bulunmaktadır.
Bu insanların varlığını yok sayarak “Kıbrıs’ın tamamı” adına hareket etmek, çözümü kolaylaştırmıyor.
Tam tersine, sorunun kendisini büyütüyor.
TARİHİN ÜZERİNE YENİ BİR HARİTA ÇİZİLEMEZ
Bugün Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları, deniz yetki alanları, askerî iş birlikleri ve yeni güvenlik mimarileri konuşuluyor.
Fakat hiçbir harita, üzerinde yaşayan insanların tarihini silemez.
Hiçbir enerji anlaşması bir halkın mezarını ortadan kaldırmaz.
Hiçbir askerî tatbikat Muratağa’daki bebeğin kimliğini değiştirmez.
Hiçbir diplomatik anlaşma 1963’te evinden çıkarılan Kıbrıs Türkünün yaşadıklarını yok sayamaz.
Kıbrıs Türk halkının siyasi varlığı yokmuş gibi davranılan hiçbir bölgesel düzeni kabul etmiyoruz.
De facto bir siyasi gerçekliği yok sayarak de jure bir çözüm üretilemez.
İsrail dahil olmak üzere herhangi bir devletle yapılan enerji, savunma veya deniz yetki alanı anlaşmaları da Kıbrıs Türklerinin haklarını yok sayan bir siyasi yaklaşımın parçası haline getirilmemelidir.
Çünkü burada mesele yalnızca bir anlaşmanın teknik içeriği değildir.
Mesele, adada yaşayan iki halktan birinin siyasi varlığının yok sayılmasıdır.
TÜRKİYE ve KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ NE YAPABİLİR?
Burada anlattıklarımızdan yola çıkarsak yapılması gereken bazı önlemler ve adımların da aciliyeti yahut zamanlama süreci başlaması gerektiği ortaya çıkıyor.
1.ÖNERİ: Öncelikle Türk Ordusu artık askeri bir ihtiyacı olmamasına rağmen bölge devletlerinden Ortak Barış Gücü Yardımı almalıdır. “Askeri Eğitim, İşbirliği ve Ortak Tatbikat Anlaşmaları” yapılabilir.
Bu ülkeleri Türkiye KKTC’nin belirleyip özellikle Azerbaycan, Kazakistan başta olmak üzere Türk Cumhuriyetlerinden ve Pakistan, Suudi Arabistan, Endonezya, Malezya gibi bir İslami dostluk gücü kurma yolunu ortaya koymalıdır. Daha önce ifade ettiğim gibi askeri bir beklenti olmasa da Toplumsal adalet nezdinde bu girişim farkındalık yaratacaktır.
Bu husus adada özellikle faşist ve çıkarcı yaklaşımları olacak ülkeleri de zapt-ı rapta alacaktır. Hem de Güney Kıbrıs’ta elçilik dahi açma teşebbüsündeki ülkelerin hem Avrupa Birliğine hem de Türk Kamuoyuna adada herkesin barışçı yaşaması ile ilgili temel ilkelerde birleştiklerini hiçbir sorunun olmaması için sulh içinde çözüm üretilmesi hakkında desteklerini sürdüreceklerini ifade etmeleri açısından önemlidir. Böylece adanın tamamını mülkü gibi kullanmak isteyip de Doğu Akdeniz’de başka güçlerin de varlığı ile karşı karşıya kalacak olan başta Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Avrupa Birliği olmak üzere diğer ülkeler ayaklarını denk alacaklardır.
Bu durum, BM’nin Kıbrıs’taki Barış Gücü (UNFICYP) tekelini kırar ve Rumların tek taraflı ittifaklarına (ABD-Fransa-İsrail askeri anlaşmaları) sahada misliyle karşılık olur.
2.ÖNERİ: Zaten geçmiş yazılarımda belirttiğim gibi Rum yönetiminin adada nüfus artış hızı düşmüş adada sayıları her yıl düşmektedir. Yakında adadaki Nüfus birbirine yakın seyre gelecektir. Bu nedenle devamlı edilgen yaklaşımlarının da doğal olarak sona ermesi matematiğin gereği istatistiki bir gerçek olarak ortaya çıkacaktır. Kuzey Kıbrıs’ta Adada ki nüfusun düşmesine yahut yabancılaşmasına izin vermeyecek şekilde, iş gücü, alt yapı ve istihdamın da sağlanacak toplu bir kalkınma çalışmasının yapılmasını şart olduğunu düşünüyorum.
KKTC’nin “yabancılaşmasını” önlemek için “Tersine Beyin Göçü” ve “Stratejik Nüfus Planlaması” hayata geçirilmelidir. Anadolu’dan adaya sadece iş gücü değil; yazılım, yapay zekâ, tarım teknolojileri ve denizcilik alanında uzman genç nüfus teşviklerle çekilmelidir. KKTC, Akdeniz’in “teknoloji ve lojistik üssü” haline getirilerek kalıcı ve nitelikli bir Türk nüfus yapısı güvenceye alınmalıdır.
3.ÖNERİ: 18 Şubat 1978’de Larnaka’da ki Hilton oteli resepsiyonunda El Ahram Gazetesinin Yazı işleri Müdürü Yusuf Sebai’nin bir terör örgütü tarafından şehit edildiği gün ile ilgili yazımı okumanızı öneririm. Yusuf Sebai uzun süre yaralı olduğu halde operasyon yapmakta geciken Rum kuvvetlerine karşı akabinde teröristler, Cyprus Airways’e ait bir DC-8 uçağının kaçırmıştı.
Uçak kaçırıldığında Hilton toplantıya katılan 30 kişilik heyetin otelden uçağa getirilmesi, Cibuti, Suudi Arabistan hava sahasında gezdirilmesi ve yine aynı havaalanına inmesi de tam bir devlet tecrübesi olmayan Rumların yapabileceği beceriksizlik örneğidir.
İnsanların rehine tutulmasına daha fazla dayanamayan Enver Sedat’ın 777. Tabur’dan özel Birliklerini gönderdiği Larnaka havalimanında ki düzensiz Operasyon ve karmaşa sırasında Rum güvenlik güçleri tarafından açılan ateş sonucu 15 Mısırlı askerin ölümü ile sonuçlanmıştı.
İşte tüm bu hadiselere yönelik Kıbrıs’ta bir anıt dikilmesini öneriyorum. Bu Mısır’ın hem geçmiş hafızasını tazelemeye hem de İslam bloku içinde gerçek dostlarıyla birlikte olması gerektiği hakkında kamuoyu ve devlet aklı hafızasını tazeleyeceğini düşünüyorum.
Bu anıt sadece KKTC topraklarında (örneğin Maraş bölgesinde veya Lefkoşa’da merkezi bir meydanda) dikilmekle kalmamalı; Mısır devlet aklına ve kamuoyuna yönelik diplomatik bir hamleye dönüştürülmelidir. Anıtın açılışına Mısırlı eski diplomatlar, askeri tarihçiler ve şehit aileleri davet edilerek, GKRY’nin Mısır’ın öz evlatlarını nasıl katlettiği uluslararası bir sempozyumla dünyaya duyurulmalıdır. Bu, GKRY-Yunanistan-Mısır arasındaki yapay üçlü ittifakların toplumsal tabanını çatlatacaktır.
4.ÖNERİ: ABD, İngiltere, AB ve BM; prensip olarak, Kıbrıs’ta barışın tesisi için de mevcut statükoyu aynen kabul edip Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımalıdır.
Türkiye’nin de Kıbrıslı Türk siyasetçilerin de artık ortak yaşam ile ilgili romantik söylemleri rafa kaldırmasının zamanı gelmiştir.
Türkiye, gerekirse, bu süreci hızlandıracak bazı planlanmış adımlar atabilir. Kıbrıs’ta federasyon modeli artık geçerliliğini tamamen yitirmiştir. Adada 2 ayrı devlet, 2 ayrı halk vardır. Uluslararası toplum KKTC’yi tanımaya, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmaya davet edildi. Tek çözüm yolu: 2 ayrı devlet
5.ÖNERİ: Yunan ve Rum medyasına ait laflar maalesef basınımızda yuvarlatılıyor. Ancak Türkler, Türkiye ve Kıbrıs’ta ki Türk varlığı hakkında ne konuştuklarını net bir şekilde bilinmesi ve çocuklarımızın, gençlerimizin, siyasetçiler dışında halkımızın ve kamuoyunun bilmesi sağlanmalıdır. Mesela Yunan medyasının bazı ifadeleri aşağıdaki gibidir:
Kuzeydeki devlet: “sözde devlet”. Ankara: “işgalci güç”. O topraklar: “işgal altındaki topraklar”.
Peki bizim geliştirdiğimiz bir diyalekt ve bakış açısı var mıdır derseniz. Pek değil. Eğer biz bu romantizmi bitirmezsek başımıza ördükleri çorapların büyüklüğünü, sürdürülebilirliğini, kin ve nefret düşüncelerinin beslendiğini göremeyiz. Ama bizim Kıbrıs Türk halkına iyilik yapmıyoruz. Bu edebi romantizmin yerine gerçek bir lügatik dil geliştirmemiz şarttır.
Yunan ve Rum medyasının “işgal, sözde devlet” diyalektiğine karşı Türk basını ve diplomasisinde “Dil Birliği ve Taarruzu” başlatılmalıdır.Biz de literatürde GKRY için “Güney Kıbrıs Rum Gasp Yönetimi” (1960 ortaklık devletini gasp ettikleri için) veya “Güneydeki Ayrılıkçı Yönetim” terimlerini istikrarlı şekilde kullanmalıyız.Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına Kıbrıs’taki Türk varlığının tarihi, EOKA vahşeti ve Rumların adayı bir Helen adası yapma faşizmi (Enosis) “Milli Güvenlik ve Tarih Bilinci” dersleri kapsamında detaylıca eklenmelidir. İletişim Başkanlığı, uluslararası medyada bu jargonu yaygınlaştıracak fonlar ayırmalıdır.
6.ÖNERİ: Bizim ülke olarak Birleşmiş Milletler ve devletler nezdinde yeni bir Kıbrıs açılımını ve anlayışını ortaya koyma zamanımız gelmiştir. Özellikle Birleşmiş Milletler içinde alınmış bizi yaralayıcı bir karar var ki artık bu karar yerine adanın 2 ayrı devlet girişimlerinin önünün açılması için mevcut şartların güncellenmesini istemek şarttır.
BM Güvenlik Konseyi kararında:
“84/550-3 Bütün Devletlere, ayrılıkçı eylemlerle kurulan “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” adlı sözde devleti tanımamaları ve söz konusu ayrılıkçı varlığa herhangi bir şekilde kolaylık sağlamamaları veya yardım etmemeleri çağrısını yinelemektedir.”
BMGK’nın 541 ve 550 sayılı haksız kararlarına karşı, uluslararası hukuktaki “Self-Determinasyon” (Kendi kaderini tayin etme) ve “Kosova Emsali” (Uluslararası Adalet Divanı’nın Kosova’nın tek taraflı bağımsızlık ilanının uluslararası hukuku ihlal etmediği yönündeki 2010 kararı) üzerinden küresel bir hukuk atağı başlatılmalıdır.
Dolayısıyla;
KKTC’nin adı Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olmalı,
Türkiye, KKTC’de Deniz üssü kurmalı, Hava üssünü aktif duruma getirmelidir.
Türkiye, onlara göre İhtilaflı bize göre Mavi Vatan MEB içinde kalan parsellerde doğal gaz arama çalışmasını sürdürmeliyiz,
Yunanistan’ın silahlandırdığı adalar için yeni bir deklarasyon yayınlayarak, tüm tarihi tezleri ile birlikte olması gerekenleri açıklayacak bir mottoyu yürürlüğe koymalıyız. Sadece ana başlık olarak değil bir daha adaların silahlandırılması gibi bir sonucun savaş sebebi sayılacağı özellikle adalarda 6 mil mantığına riayet edilmesini şart koşmamız. Bunun dışında adalar denizinde kalan her bir alanın, üstünde yaşam olmayan adacıkların da dahil olduğu şekilde ticari ortak kullanım hakkı olduğu gibi fikirlerin ifadelerinin yer aldığı şeklinde misliyle karşılık verilmelidir.
Mavi Vatan ve Silahlanan Adalar: Ege’de gayriaskeri statüdeki adaların Yunanistan tarafından silahlandırılması, Lozan ve Paris Anlaşmalarının açık ihlalidir. Türkiye, bu adaların egemenliğinin statü ihlali nedeniyle tartışmaya açıldığını BM nezdinde tescil ettirmelidir. Adalar Denizi’nde (Ege) 6 mil sınırının aşılması senaryosunun bir Casus Belli (Savaş Sebebi) olduğu kararlılığı askeri tatbikatlarla sürekli sıcak tutulmalıdır.
NATO ve GKRY: GKRY’nin NATO üyeliği veya ortaklığı yönündeki her türlü gizli/açık hamlesi, Türkiye’nin veto hakkı üzerinden kesin ve sert bir dille engellenmeye devam edilmeli; bu koz, Batı’nın KKTC’yi tanıması sürecinde bir pazarlık unsuru olarak masada tutulmalıdır.
GKRY’nin NATO üyeliğine karşı atılacak adımlar da şimdiden planlamalıdır.
Kendini Kıbrıs diye tanıtan sözde ülkenin adını Güney Kıbrıs yapması ve bayrağındaki bütünsel algıyı da değiştirmesi için en azından tarihe not düşecek şekilde talepte bulunulmalıdır.
Cumhurbaşkanlığı, Doğu Akdeniz’de Türkiye ile birlikte hakları gasp edilmeye çalışılan KKTC konusunda önemli bir adım atmıştı. KKTC’ye yönelik ekonomik, mali ve teknik yardımların planlanması için “Kıbrıs İşleri Koordinatörlüğü” kurdu. Bu ifade ettiğim hususlar ve dahi birçoğu için yeni olası kararlar ve adımlar düşünülmelidir.
EOKA’NIN 70. kuruluş yıldönümünü 7’den 70’e böyle kutladılar Binlerce solcu Rumu da katleden katil Grivas’ın fotoğrafı ve Yunan bayrağı altında konuşan kadın Meclis Başkanı Anita Dimitriu için başta İngiltere, Türkiye ve bağlı olduğumuz teşkilatlar, Birleşmiş Milletler nezdinde kınama bildirgeleri için başvuruda bulunmalıyız. Hatta bir soykırım tezi ve fikriyle bunu hem milli eğitim planımızın içine almalı hem de devlet bakış açısı olarak fikri mantaliteyi tarihsel gerçek olarak geleceğe nakşetmeli ve gerçekleri silinmeyecek şekilde kazımalıyız.
TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ SORU
Türkiye’nin dünyaya çok daha açık biçimde anlatması gereken gerçek şudur:
Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve siyasi eşitliği pazarlık konusu değildir.
Türkiye yeni bir çatışma istemiyor.
Türkiye yeni bir savaş istemiyor.
Tam tersine, yeni bir çatışma yaşanmaması için dünyanın dikkatli olması gerektiğini söylüyor.
Fakat barış istemek, güvenlik tedbirlerinden vazgeçmek anlamına gelmez.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan yeni bir askerî ve siyasi yapılanmanın ortaya çıkması karşısında Ankara’nın gerekli diplomatik, siyasi ve güvenlik tedbirlerini alması doğrudur.
Bu tavır bir Türk Devlet Aklıdır, Türk Devlet Geleneğinin gereğidir.
Çünkü mesele yalnızca enerji, yalnızca petrol veya doğalgaz, yalnızca deniz yetki alanı değildir.
Hiçbir ekonomik çıkar, Kıbrıs Türk halkının siyasi varlığının olmadığı varsayımına dayanarak kalıcı barış kuramaz.
Hiçbir denklem Türkiye’nin onayı, talebi, isteği, rızası olmayan bir istikrarı tesis edemez.
Bugün İsrail’le, Yunanistan’la veya Güney Kıbrıs’la yapılan anlaşmaların hukuki niteliği kendi metinleri ve uluslararası hukuk çerçevesinde tartışılmalıdır. Bu adımlar aslında bir nevi Savaş Çığırtkanlığı ve sindirme politikasının hazırlığıdır. Bunun anlaşılmaması mümkün değildir.
Eğer Avrupa Birliği tüm bu gelişmeleri seyirci gibi seyredip yine de birlikten ortağı olduğu Yunanistan ve defacto GKRY’nin arkasındayız diyor olacaksa Türkiye’nin de söyleyeceklerini dinlemek zorunda kalacaktır.
Nato üyesi ülkelerin Nato dışı güçler ile iş birliği içine girmesi ve başka bir NATO üyesi ülkeye karşı sistematik bir muhasaranın peşinde olduğu hususuna sessiz kalırlarsa. NATO varlık nedeni sorgulanır. ABD’nin de yeni dünya düzeni planlarını tekrardan ele alması gerekebilir.
TÜRK VARLIĞININ SORGULANMASI SORUNSALI
Bu durum benim öngörü senaryomdan çıkıp gerçekleşecek hale gelirse:
Orta Çağ Avrupa Zihniyeti dün Doğu’ya doğru nasıl ve ne şekilde bakıyorsa düşünsel mekanizmaları değişmemiştir demektir.
Mesela zamanında Vandal Akritas planının uygulanması sonucunda, 30.000 Kıbrıslı Türk 103 köyü terk etmek zorunda kalmıştır. Kıbrıs Türk nüfusu yerlerini terk etmek zorunda kalmış, ada yüzölçümünün %3’üne tekabül eden, adada denize çıkışı olmayan ve sürekli kuşatma altında tutulan küçük bölgelere sığınmıştır.
Belki şimdi Haçlı Saldırılarının Türklere karşı şekil değiştirdiğini kabul etmemiz gerekir.
Belki bizim de halkımıza, modern diye kurulan tezgâhın altında halen engizisyondan kalma bir rüyanın parçalarının var olduğunu açık şekilde belirtmemiz gerekir.
Batı Toplumlarının Bakış Açısı;
Kolonyal bakış açısını hükmettirmek için, ya sömürmek ve buna uygun bir hukuk, toplum, adalet, siyasi irade iklimi görmek istemekte yahut orta çağ düşüncesi ile yok edecek, yıldıracak, formüllerle hareket etmektedir.
Burada konu Kıbrıs Türk halkının varlığının yok farz edilmesinden ziyade Türkiye’nin ticari, askeri ve siyasi anlamda kuşatmaya alınması, yalnızlaştırılması, istikrarsızlaştırılması ve büyük planın devreye konulmasıdır.
Burada Konu Türk Varlığını tehdit etmek demektir.
Mesele bir halkın adadaki varlığının kabul edilip edilmemesi olarak başlasa da aslında hem Kıbrıs’ta hem Anadolu’da Türk varlığının hazmedilememesidir.
TÜRKLERİN ŞEFKATİNE DÜNYANIN İHTİYACI VAR
Çünkü tarih bize bir kez daha şunu öğretiyor: Türkler dünyaya ilham olmakta ve demokrasinin gerçek sinerjisini ve iletişimin ne denli önemli bir barış aracı olabileceğini aktarıyor. Nobran tutum yerine diyalog çağrısını yineliyor. Dünyanın sorununun çatışmada değil bilakis uzlaşma ve huzur ile çözümlenebileceğini aktarıyor.
Buradan TİKA ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına da seslenmek istiyorum. Bu tür organizasyonlar çok güzel artık ders niteliğinde. Lütfen bu hadiseler için bir tarihsel gün ve tüm yıllar süresince tekrarlanan bir hafıza geliştirelim. Konferanslar düzenleyelim. Her bir üniversitelerimize, liselerimize ulaşalım, bu acı ama unutulmaması gereken tabloları konuşalım, programlar yapalım. Akademik çevrelerde kalan bir bürokrasiden halkımızla farkındalığı ortaya koyalım. Biz unutsak da bizleri unutmayanlara karşı gençlerimizi ve geleceğimizi her daim bilgi ve çözüm yollarından haberdar edecek mekanizmayı hayata geçirelim. Bunu devamlı hatırlatmak zorunda olmak bizleri yormaz ama hakikatleri ortaya koymayı geciktirebilir. İşte aman buna dikkat edelim. Ne demişler; Su Uyur Düşman….
Hazırlanan haritalar değişebilir. İmzalanan anlaşmalar değişebilir.
Hükümetler değişebilir. Ama hakikatler değişmez. Kıbrıs Türklerinin saldırılarda hayatını kaybeden çocuklarımızın insanlarımızın mezarları hâlâ oradadır.
Muratağa’da. Sandallar’da. Atlılar’da. Taşkent’te.
Ve 52 yıl sonra hâlâ topraktan çıkan çocukların kemikleri bize aynı soruyu soruyor:
“Bizi unutmayın!”
Biz unutmadık. Unutmayacağız. Ve unutturmayacağız.
Kıbrıs Türk’tür ve Türk kalacaktır. En azından bu haliyle.
Şehitlerimiz de Unutulmaz. Türkler hiçbir zaman şehitlerini Unutmayacak.
Çünkü hafıza, zulme karşı en büyük silahtır.
Biz Tetikteyiz. Başkaları Düşünsün…
Cihan FULSER
Gazeteci – Araştırmacı Yazar- Danışman
📚 MAKALENİN TAM VE RESMİ KAYNAKÇASI
Birleşmiş Milletler – Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 anayasal düzeni ve iki toplumlu yapı. Birleşmiş Milletler Dijital Kütüphanesi
Birleşmiş Milletler – Kıbrıs’a ilişkin Güvenlik Konseyi belgeleri. BM Dijital Kütüphanesi
Birleşmiş Milletler Antlaşmalar Koleksiyonu – Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluş Antlaşması, 1960. UN Treaty Collection
T.C. Dışişleri Bakanlığı – Kıbrıs’ın 1571-1959 tarihçesi. T.C. Dışişleri Bakanlığı
T.C. Dışişleri Bakanlığı – 1963-1974 döneminde Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılar. T.C. Dışişleri Bakanlığı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi – Kıbrıs/Türkiye karar ve belgeleri. HUDOC – Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi – Çakıçısoy ve diğerleri / Kıbrıs, Taşkent olaylarına ilişkin belge. HUDOC – AİHM
Avrupa Konseyi – Cyprus v. Turkey kararının icrasına ilişkin belgeler ve kayıp kişiler/arşiv çalışmaları. Avrupa Konseyi İnsan Hakları İcra Sistemi
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi – Resolution 2563 (2024), Kıbrıs ve 1963-74 dönemi. PACE – Resolution 2563
Birleşik Krallık Kraliyet Hava Kuvvetleri – RAF Small Wars & Insurgencies: Cyprus Emergency. Kaynak, 31 Temmuz 1959 tarihli İngiliz resmi raporuna dayanarak EOKA’nın sorumlu olduğu 105 İngiliz servis personeli ölümünü veriyor. Royal Air Force – RAF Small Wars & Insurgencies
Avrupa Birliği – İlk AB-Orta Asya Zirvesi, 4 Nisan 2025. Stratejik ortaklık, ticaret, yatırım, enerji ve kritik hammaddeler. Avrupa Konseyi – AB-Orta Asya Zirvesi
Avrupa Birliği – AB’nin Orta Asya ticaret ve enerji ilişkileri. European Commission – EU Trade Relations with Central Asia
AB-Kazakistan stratejik ortaklığı, 23 Haziran 2026. European External Action Service
ABD – Güney Kıbrıs güvenlik işbirliği. U.S. Department of State
ABD – 15 Ocak 2025, Güney Kıbrıs’ın savunma malzemesi ve hizmetlerine uygunluğu. U.S. Government Publishing Office / GovInfo
ABD-Güney Kıbrıs 2024-2029 Savunma İşbirliği Yol Haritası ve 2026 güvenlik işbirliği. Gov.cy – Strategic Dialogue
Kıbrıs Türk tarafının ABD silah satışları konusundaki resmi açıklaması. KKTC Dışişleri Bakanlığı
Kıbrıs’ta çok uluslu ARGONAUT 2025 tatbikatı. Gov.cy – Ministry of Defence
Atlılar’da 52 yıl sonra kimlikleri belirlenen 15 Kıbrıslı Türkün defni. KKTC Enformasyon Dairesi
Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi – Üzerinde mutabık kalınmış kayıp şahıslar listesi: 2.002 kişi; 492 Kıbrıslı Türk ve 1.510 Kıbrıslı Rum. Komite’nin görevi ve ölüm nedeni/sorumluluk konusunda hüküm vermediğine ilişkin resmi bilgiler. Kayıp Şahıslar Komitesi
Kazakistan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – 3 Haziran 2026’da Astana’da Kıbrıs Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin resmi açılışı. Republic of Kazakhstan – Ministry of Foreign Affairs
Cihan Fulser Yusuf Sebai Öldürülmesi ve Mısır Güney Kıbrıs ilişkileri https://www.habererk.com/makale/misir-ve-guney-kibris-iliskileri-uzerinden-dogu-akdeniz-e-bakis_318987/
Güney Kıbrıs’ta Nüfus alarm veriyor hakkındaki makale Cihan FULSER. https://www.habererk.com/makale/kibris-ta-dogurganlik-alarm-veriyor-nufusa-istatistiki-bakis_319270/
Uluslararası Kayıplar ve Resmi Bilançolar:
Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi (CMP), Üzerinde Mutabık Kalınmış Resmi Kayıp Şahıslar Listesi ve Kimliklendirme Verileri [1].
🔗 Kayıp Şahıslar Komitesi Resmi Veri Tabanı [1]
Kazakistan – GKRY Büyükelçilik Açılışı (3 Haziran 2026):
Kazakistan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Astana Büyükelçiliği Resmi Açılış Töreni ve Protokol Metni [1].
🔗 Kazakistan Dışişleri Bakanlığı Resmi Duyurusu [1] [2]
ABD – GKRY Savunma İş Birliği ve Silah Ambargosunun Kaldırılması:
Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı (U.S. Department of State), ABD-Kıbrıs Cumhuriyeti Stratejik Diyalog Mekanizması ve 2024-2029 Savunma İş Birliği Yol Haritası Ortak Bildirisi [1].
🔗 ABD Dışişleri Bakanlığı Stratejik Diyalog Metni [1] [3]
Doğu Akdeniz Çok Uluslu Askeri Tatbikatları:
Kıbrıs Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı (Ministry of Defence), Çok Uluslu Sivil-Askeri İş Birliği ARGONAUT Askeri Tatbikatı Sonuç Raporu [1].
🔗 GKRY Savunma Bakanlığı ARGONAUT Resmi Basın Bülteni [1] [4]
İngiliz Askerlerinin Ölüm Kayıtları ve EOKA Belgeleri:
Birleşik Krallık Kraliyet Hava Kuvvetleri (Royal Air Force – RAF), RAF Small Wars & Insurgencies: Cyprus Emergency Resmi Sömürge Raporu (31 Temmuz 1959) [1].
🔗 UK National Archives / RAF Cyprus Emergency Raporu [1]
Taşkent Katliamı ve Uluslararası Hukuk Kayıtları:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Çakıçısoy ve Diğerleri / Kıbrıs Davası, 14 Ağustos 1974 Taşkent Olayları Karar Belgesi [1].
🔗 AİHM HUDOC Karar Arama Veri Tabanı [1]
T.C. Dışişleri Bakanlığı Resmi Kıbrıs Tarihçesi:
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, 1963-1974 Dönemi Kıbrıs Türklerine Yönelik Saldırılar, Enklavlar ve 103 Türk Köyünün Tahribi Tarihsel Dosyası [1]. https://www.mfa.gov.tr/kibris-meselesinin-tarihcesi_-bm-muzakerelerinin-baslangici.tr.mfa 🔗 T.C. Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Meselesinin Tarihçesi [1]
Cihan Fulser Yayınlanmış Makaleleri:
Fulser, C., Mısır ve Güney Kıbrıs İlişkileri Üzerinden Doğu Akdeniz’e Bakış & Kıbrıs’ta Doğurganlık Alarm Veriyor: Nüfusa İstatistiki Bakış [1].
🔗 Habererk Yazar Portalı ve Makale Arşivi [1]
GKRY (Onlar Kıbrıs Cumhuriyeti diye tanımlıyor maalesef) ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki İlk Stratejik Diyalog Ortak Bildirisi ABD Hükümeti Resmi Devlet Sitesi https://2021-2025.state.gov
Basın Bülteni Çok Uluslu CIMIC Tatbikatı «ARGONAUT 2025» GKRY Resmi Sitesi https://www.gov.cy
Gazeteci / Yazar CİHAN FULSER
(SREBRENİTSA İLE, ATLILAR VE MURATAĞA’NIN BENZEŞLİĞİ: AVRUPANIN RUM VAHŞETİYLE YÜZLEŞMEME ÇABALARI)
Bazı tarihler vardır; üzerinden yıllar, hatta yüzyıllar geçse bile kapanmaz.
Çünkü tarih yalnızca arşivlerde duran belgelerden ibaret değildir. Toprağın altında kalan kemikler, bulunamayan mezarlar, kimliği yıllar sonra belirlenen çocuklar, bir annenin hiç dönemeyen evladı ve adı bir türlü resmi kayıtlara giremeyen insanlar da tarihin kendisidir.
Kıbrıs’ın Muratağa’sı, Sandallar’ı, Atlılar’ı ve Taşkent’i tam da böyle bir hafızanın adresidir.
18 Eylül 2026’da Atlılar Şehitliği’nde düzenlenen devlet töreni bunun en çarpıcı örneklerinden birini yeniden önümüze koydu. Kayıp Şahıslar Komitesi’nin kazıları ve kimliklendirme çalışmaları sonucunda 15 Kıbrıslı Türk’ün kimliği belirlendi ve cenazeleri 52 yıl sonra toprağa verildi. Aralarında henüz 40 günlük olan Seldem Ali Osman ile 16 aylık Betül Arnavut da vardı.
Aynı gün Muratağa-Sandallar ve Atlılar’da hayatını kaybeden Kıbrıslı Türklerin hatırasını yaşatacak Muratağa-Atlılar-Sandallar Şehitler Müzesi de açıldı.
Bir çocuğun kimliği 52 yıl sonra bulunabiliyorsa, insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Hâlâ toprağın altında kimliğini ve akıbetini bekleyen kaç insanımız var?
Ve daha büyük soru: Biz bugün Kıbrıs’ta yalnızca 1974’ü mü konuşuyoruz, yoksa yüzyıllara yayılan bir sistematik vahşet hafızasının çaresizce hesabını mı tutmaya çalışıyoruz?
7 BİN KİŞİLİK KAYIP HALKASI
Kıbrıs meselesini yalnızca 1974’ten başlatmak, tarihin büyük bir bölümünü dışarıda bırakmaktır.
Burada özellikle altını çizmek gerekiyor:
7 bin rakamını bugün tek bir resmi arşivin doğruladığı, üzerinde herkesin uzlaştığı kesin bir sayı olarak sunmuyorum. Tam tersine, araştırılması gereken büyük bir tarihsel iddia olarak ele alıyorum.
Çünkü özellikle eski dönemlere ilişkin kayıtların parçalı olması gerçek kaybın tamamını ortaya çıkarmayı güçleştiriyor.
Bugün Kayıp Şahıslar Komitesi’nin üzerinde mutabık kalınmış kayıp şahıslar listesinde 2.002 kayıp kişi bulunuyor. Komite’nin görev alanı 1963-64 ve 1974 olaylarıyla bunların arasındaki dönemi kapsıyor. Üstelik Komite, kişinin nasıl öldüğüne veya ölümünden kimin sorumlu olduğuna hükmetmiyor. Bu husus zati Kıbrıs tarihinin bütün dönemlerine ait bir ölüm bilançosu değildir.
Hatta tam tersine, 1963-74 dönemindeki kayıpların dahi tamamının ölüm nedenini açıklayan bir sayı değildir.
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın resmi tarihçesinde 1963’te başlayan saldırılar sırasında 200’den fazla Kıbrıslı Türk’ün kaybolduğu, yaklaşık 30 bin Kıbrıslı Türk’ün evlerinden çıkarılarak enklavlara sığındığı ve 103 Türk köyünün tahrip edildiği belirtiliyor.
Bütün bunlar bize şunu söylüyor: Kayıt altına alınabilen rakam ile tarihte gerçekten yaşanan kayıp aynı şey değildir.
Bunun en canlı kanıtı da bugün hâlâ kazıların sürmesidir.
1571: ADA KİMDEN ALINDI?
Kıbrıs tarihini doğru okumak için takvimi 1963’ten değil, 1571’den başlatmak gerekir.
Çünkü ada 1571 yılında Venedik hâkimiyetinden Osmanlı hâkimiyetine geçti ve 307 yıl Osmanlı idaresinde kaldı.
1878’de ise Osmanlı egemenliği hukuken devam ederken ada’nın yönetimi İngiltere’ye devredildi. İngiltere 1914’te adayı ilhak etti.
1878 düzenlemesinde İngiltere Kıbrıs’ın yönetimini devralırken Osmanlı Devleti ada üzerindeki egemenliğini koruyordu.
Ve bu tarih boyunca adada çeşitli isyanlar ve siyasi hareketler yaşandı.
Osmanlı döneminin sonlarına doğru 1764, 1804, 1821 ve 1833 gibi önemli ayaklanma ve karışıklık dönemleri kayıtlara geçti.
Rumların Türklere karşı ayaklanması olan 1833’te aynı dönemde üç ayrı isyan yaşanmış; bunların liderleri arasında Rum-Ortodoks aktörler olduğu gibi Müslüman bir toprak sahibi olan Gâvur İmam da bulunmuştur.
Fakat özellikle 1821 sonrasında Enosis düşüncesinin güçlenmesi, Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesini savunan siyasi çizginin tarihsel köklerinin derinleştiğini gösteriyor.
Buradaki asıl problem ise şudur: Bu yüzyıllar boyunca yaşanan bütün ölüm ve şiddet olaylarını bugün tek bir toplamda gösterecek eksiksiz bir veri tabanımız yoktur.
Dolayısıyla “Osmanlı döneminde kesin olarak şu kadar Türk öldürüldü” demek bugün elimizdeki belgelerle bilimsel olarak savunulamaz. Lakin bütünsel tarih açısından bu araştırmaların yapılması ve artık ortaya konulması şarttır. Dolayısıyla 7 bin kişilik toplam iddiasının araştırılması gerektiğini söylememizin sebeplerinden biri de budur.
İNGİLİZ SÖMÜRGESİ VE KAYIP HALKASI
1878’den 1960’a kadar Kıbrıs İngiliz yönetimindeydi.
1914’te İngiltere adayı ilhak etti; 1925’te Kıbrıs bir İngiliz Crown Colony’si, yani Birleşik Krallığın Sömürge Kolonisi haline geldi.
1931’de Rumların İngiliz yönetimine karşı büyük ayaklanması gerçekleşti.
1955’te ise EOKA’nın Enosis hedefli silahlı mücadelesi başladı. Bu konuda özellikle yeni bir milliyetçilik hedefi açısından Yunanistan’dan destek alınması ve aslında İngilizlerin ve Yunanistan’ın ada üzerinde hakimiyet kurma çıkar çatışmaları ağırlık kazandı.
Burada da rakamlar aldatıcı kalıyor. Türklerin bastırılmış bir şekilde adanın geleceğinde tamamen silahsız ve edilgen hale geldiği tüm şiddete, vahşet ve saldırıların hedefi nedeniyle korku dolu bir zaman diliminde yaşadığı da unutulmaması gerekiyor.
Akademik çalışmalarda, 1960’a kadar EOKA’nın eylemleri sonucunda 84 Kıbrıslı Türk’ün öldürüldüğü bilgisi yer alıyor.
Ancak başka tarihsel kayıp tablolarında 1955-59 dönemi için daha geniş bir sınıflandırmayla 92 Türk ölümü veriliyor.
Bu iki rakam aynı kapsamı göstermediğinden birbirinin alternatifi gibi kullanılmamalıdır. Çünkü dönemsel ifadelerle bu rakamların çok üstünde acılar olduğu da tarihsel hatıratlarca destekleniyor.
Fakat ikisi de aynı gerçeği gösteriyor:
İngiliz sömürge döneminde Kıbrıslı Türkler de ciddi can kayıpları yaşadı.
Üstelik İngiliz sömürge arşivlerinde EOKA dönemine ilişkin ölüm ve yaralanma kayıtları tutuldu.
Yani kayıt vardır.
Ama kayıtların tamamı belli sebepler nedeniyle İngiliz Hükümeti tarafından açıklanmamaktadır. Bu durum da ada gerçeklerinin bir tarihsel boşluğunu ortaya koymamızı mümkün kılmamaktadır.
İşte benim 7 bin kişilik toplamın peşine düşmemizin gerekliliği tam da burada ortaya çıkıyor.
1571’den 1974’e kadar geçen dört asırlık dönemde farklı yönetimler, farklı çatışmalar, farklı isyanlar ve farklı kayıt sistemleri vardır. Bugünün dijital dünyasındaki gibi tek merkezde toplanmış, birbirleriyle karşılaştırılabilir bir veri sistemi yoktur.
Dolayısıyla bugün bilinen sayı ile gerçekte yaşanan kaybın aynı olması gerektiğini varsayamayız. Ama tek gerçek vardır. Katledilen mağdur olan eziyet altında yaşayan Masum, korumasız ve silahsız Kıbrıslı Türkler olmuştur.
İNGİLİZ ASKERLERİ DE ÖLDÜ: PEKİ İNGİLTERE NEREDEYDİ?
Burada İngiltere’ye ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
Çünkü Kıbrıs’taki İngiliz sömürge döneminde yalnızca Türkler ölmedi.
İngiliz askerleri ve güvenlik personeli de öldü.
Fakat burada çok önemli bir rakam düzeltmesi yapalım.
İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin yayımladığı tarih çalışması, 31 Temmuz 1959 tarihli İngiliz resmi “Report on the Cyprus Emergency” belgesine dayanarak, EOKA’nın sorumlu olduğu 105 İngiliz servis personeli ölümünü veriyor. Aynı kaynak, Kıbrıs’taki İngiliz askerî anıtında yaklaşık 371 askerî personelin adının bulunduğunu; ancak bunların tamamının EOKA tarafından öldürülmediğini özellikle belirtiyor. Trafik kazaları, silah kazaları ve başka nedenlerle ölenler de bu geniş toplamın içinde.
İşte burada tarihin ironisi ortaya çıkıyor.
İngiliz devleti kendi askerlerinin ölümünü kayıt altına aldı. Hatta kaza raporları ile Rum varlığının vahşetini de kendi iç siyasi sebepleri ile dönemin tarihsel perspektifi, iletişim ve ulaşım mekanizmalarının zorluğu neticesinde bir güzel gölgeledi. Buna rağmen inkâr edilemeyecek bir gerçeklikle İngiliz arşivleri EOKA saldırılarını belgeledi.
İngiliz askerlerinin kimliklerini ve ölümlerini kayda geçirdi.
Peki aynı adada yaşayan Kıbrıslı Türklerin güvenliği konusunda neden aynı tarihsel hassasiyet gösterilmedi?
İngiliz askerlerinin ölümünü kayda geçiren İngiltere, Kıbrıs Türklerinin öldürülmesini, kaybolmasını ve köylerinin boşaltılmasını neden aynı tarihsel ağırlıkla değerlendirmedi?
Bu yalnızca Kıbrıs Türklerine yapılmış bir haksızlık değildir.
Aynı zamanda hayatını kaybeden İngiliz askerlerinin hatırasına karşı da tarihsel bir çelişkidir.
Çünkü eğer EOKA İngiliz askerlerini de öldürdüyse ve İngiliz arşivleri bu saldırıları belgelediyse, İngiliz sömürge yönetiminin adadaki bütün toplumların güvenliği konusunda neden daha kararlı ve tarafsız bir politika izlemediği sorusu ortada durmaktadır.
Türklerin İngiliz varlığı döneminde kayda geçen hiçbir aşırılığı olmadığı da İngiliz kaynaklarınca tespitlidir. Bir an düşünelim ki İngiliz hakimiyeti içinde tüm sorunları Türkler yapmış olsaydı inanın İngilizler üzerine film, kitap koca bir kültür, askeri ve siyasi irade bombardımanına tutardı.
Adada Türk varlığı diye bir tarihsel gerçeklik kalmazdı. İngilizler kendi hakimiyetleri döneminde Türklerin masum olduğunu bilmesi nedeniyle mümkün mertebe Rum yanlılığını törpülemeye çalıştığını bunun vicdanlarını acıttığı için biraz da böyle davrandıklarını biz araştırmacılar, gazeteciler ve tarihçiler gayet iyi biliyoruz.
1960: İKİ HALKIN ORTAK CUMHURİYETİ
Ve sonra 1960’a geliyoruz.
Kıbrıs Cumhuriyeti 16 Ağustos 1960’ta bağımsız oldu.
Bu devlet sıradan bir çoğunluk yönetimi olarak kurulmadı.
1960 Anayasası iki toplumu, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumlarını, devletin kurucu unsurları olarak düzenledi.
Cumhurbaşkanı Rum toplumundan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ya da bizim anlayışımızla Başbakanı Türk toplumundan seçilecekti.
Devletin temel yapısı iki toplumun siyasi katılımı ve anayasal dengesi üzerine kurulmuştu.
Yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi:
“Bir toplum diğerini yönetsin” değildi.
“İki toplum ortak bir devlet kursun”du.
Fakat bu ortaklık yalnızca üç yıl sakince yaşayabildi.
1963: CUMHURİYETİN KIRILDIĞI YIL
21 Aralık 1963’te Kıbrıs’ta yeni bir şiddet dönemi başladı.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın resmi tarihçesine göre Rum tarafının Kıbrıs Türk toplumuna yönelik saldırıları sonrasında Türkler devlet kurumlarından uzaklaştırıldı; yaklaşık 30 bin Kıbrıslı Türk evlerini terk ederek adanın yaklaşık yüzde 3’üne karşılık gelen enklavlara sığındı. 103 Türk köyü terk edildi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin belgelerinde de 1963-74 arasındaki dönemde Kıbrıs Türklerinin yaşadığı koşullar ve 1967’den itibaren kendi yönetimlerini oluşturmalarına yol açan durum ayrıca yer alıyor.
Yani Kıbrıs Cumhuriyeti takvim üzerinde 1960’tan 1974’e kadar 14 yıl yaşamış olsa da, iki toplumlu anayasal düzenin fiilen işlemesi açısından kritik kırılma Aralık 1963’tür.
1963’ten sonra iki toplumlu ortaklığın devlet mekanizmasındaki fiilî yapısı bozuldu.
İşte Kıbrıs meselesinin bugün hâlâ çözülememesinin temel sorularından biri burada yatıyor:
1960’ta iki toplumun ortak kurduğu bir devlet, 1963’ten sonra nasıl oldu da fiilen tek toplumun yönettiği bir yapıya dönüştü?
Bu soru sorulmadan Kıbrıs tarihini anlamak mümkün değildir.
1963-1974: TÜRK HALKININ HAYATTA KALMA MÜCADELESİ
Türkiye’nin resmi kayıtlarında 1963-64 döneminde 364 Kıbrıslı Türk’ün öldürüldüğü belirtiliyor.
Kayıp Şahıslar Komitesi’nin bugün üzerinde çalıştığı listede ise 492 Kıbrıslı Türk kayıp bulunuyor.
Bu iki rakamı mekanik biçimde birbirine eklemek doğru değildir.
Çünkü “öldürülen”, “kayıp” ve “sonradan kimliği belirlenen” kategorileri aynı değildir.
Fakat rakamların tamamı bize aynı gerçeği gösteriyor:
1963-74 arasında Kıbrıs Türk toplumu ağır bir güvenlik ve hayatta kalma krizi yaşadı.
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi belgelerinde de 1963-64 toplumlararası çatışmalarının Kıbrıslıların yerlerinden edilmesine yol açtığı ve bunun ardından BM Barış Gücü’nün adaya gönderildiği belirtiliyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Taşkent’le ilgili kararında ise 14 Ağustos 1974’te silahlı Rum Kıbrıslıların köydeki Türk erkekleri topladığı, aralarında 12 yaşındaki çocukların da bulunduğu yaklaşık 50 kişinin bir okulda tutulduğu ve daha sonra götürüldüğü anlatılıyor.
Bunlar artık yalnızca siyasi söylemler değildir.
Avrupa hukuk kurumlarının dosyalarına girmiş olaylardır.
1974: MURATAĞA, SANDALLAR, ATLILAR, TAŞKENT
14 Ağustos 1974.
Kıbrıs Türk tarihinin en acı günlerinden biri.
Muratağa.
Sandallar.
Atlılar.
Taşkent.
Kadınlar.
Yaşlılar.
Çocuklar.
Bebekler.
Toplu mezarlar.
Ve yıllar sonra bulunan kemikler…
Bugün hâlâ bu mezarlardan insanların kimlikleri çıkıyor.
18 Eylül 2026’da Atlılar’da toprağa verilen 15 kişi bunun son örneğidir.
Aradan 52 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ kimliklendirme yapılmaktadır.
Bu nedenle 7 bin kişilik toplam iddiasını araştırırken yalnızca “resmi listede kaç kişi var?” diye sormak yetmez.
Şunu da sormak gerekir:
Kaç kişi hiç listeye giremedi?
Kaç kişinin mezarı bulundu ama kimliği belirlenemedi?
Kaç kişinin öldüğü biliniyor ama ölüm biçimi ve sorumlusu kayıtlara geçmedi?
Kaç kişinin kaydı farklı dönemlerde farklı belgelerde kaldı?
Ve en önemlisi:
Kaç kişi bugün hâlâ toprağın altında?
Avrupa Konseyi’nin 2025 tarihli icra belgelerinde dahi Kayıp Şahıslar Komitesi’nin arşiv araştırmalarını genişlettiği, 1963-64 ve 1974 dönemlerine ilişkin çeşitli ülkelerin arşivlerinden bilgi talep ettiği ve hava fotoğraflarıyla yeni olası mezar alanlarının araştırıldığı belirtiliyor.
Demek ki mesele hâlâ kapanmış değildir.
SREBRENİTSA’YI ANARKEN KIBRIS’I UNUTMAK
Srebrenitsa’nın acısını küçültmek için Muratağa’yı hatırlatmak doğru değildir.
Tam tersine.
Srebrenitsa’da öldürülen insanların hatırası insanlık vicdanının ortak hafızasının parçasıdır.
Aynı vicdan Muratağa’daki bebeği de hatırlamak zorundadır.
Burada hukuki ayrımı da korumak gerekir.
Srebrenitsa için uluslararası mahkemelerin verdiği soykırım tespitleri bulunmaktadır.
Muratağa, Atlılar ve Sandallar için ise aynı nitelikte uluslararası bir mahkeme kararı bulunmamaktadır.
Bu nedenle “Srebrenitsa ile Muratağa hukuken aynıdır” demek yerine şunu söylüyorum:
Srebrenitsa nasıl insanlığın hafızasında unutulmaması gereken bir toplu katliam ve adalet meselesiyse, Muratağa, Sandallar ve Atlılar da Kıbrıs Türklerinin hafızasında aynı şekilde unutulmaması gereken bir toplu katliam ve adalet meselesidir.
Ve eğer bir gün uluslararası hukuk bakımından “soykırım” değerlendirmesi yapılacaksa, bunun tarihçiler, hukukçular ve uluslararası yargı mekanizmaları tarafından belgeler üzerinden yapılması gerekir.
Bizim görevimiz ise belgeleri ortaya çıkarmak ve hafızayı korumaktır.
TARİHİ KIYIMLARIN HESABI NEDEN SORULMUYOR?
İşte asıl çelişki burada.
Bugün Avrupa’nın demokratik değerlerinden, insan haklarından, hukukun üstünlüğünden ve azınlık haklarından söz eden kurumlar var.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kıbrıs’la ilgili çok sayıda karar verdi.
Avrupa Konseyi’nin belgelerinde Kıbrıs Türklerinin kayıpları, yerinden edilmeleri ve 1963-74 dönemiyle ilgili çok sayıda dosya bulunuyor.
Ama aynı Avrupa’nın siyasi hafızasında Kıbrıs Türklerinin uğradığı katliamların ve kayıpların neden aynı ölçüde görünür olmadığı sorusu hâlâ cevap bekliyor.
Aslında neden dosyaların tozlu raflarda beklediğini gayet iyi anlıyoruz. Tarih her zaman bir din, ırk ve dil savaşı haline getirmeye çalışan Avrupalıların oyuncağı olmuştur. Tek istedikleri unutulması, hatırlanmaması ve kendi emperyal politikalarının, iktidar, yönetim şekli, idari bakışlar değişse de uygulanmasının yüzyıllar boyu sürdürülebilir bir sistematik içinde devam etmesi istekleridir.
Eğer insan hakları, demokrasi, sivillerin hayatı değerliyse, her yerde değerlidir.
1963’te evini terk etmek zorunda kalan Türk aile de değerlidir.
Muratağa’daki, Atlılar’daki, Taşkent’teki ölen çocuklar da değerlidir ve sorumlulardan hesabı sorulmalıdır.
Adaletin milliyeti olmaz.
KIBRIS’TA NELER OLUYOR?
Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile gerçekleştirdiği ortak askeri tatbikatlar, adanın güneyini lojistik bir deniz ve hava üssü olarak kullanma stratejileri, Kazakistan’ın GKRY ile büyükelçilik düzeyinde diplomatik ilişkiler kurması ve adanın güneyinde 30.000’den fazla yabancının gayrimenkul satın almış olması gibi pek çok negatif parametre üst üste gelmeye başladı.
Özellikle stratejik öneme sahip Karpaz bölgesine yönelik Yahudi sermayesinin ilgisi, marina alımları ve adada adeta yeni bir yerleşim birimi oluşturma çabaları, bu tehdit dalgasına karşı acil önlemler alınması gerektiğini ve yeni bir devlet aklının hasıl olduğunu açıkça göstermektedir. Birileri, adada 50 yıldır hüküm süren huzur ve sakinliğe açıkça gölge düşürmeye çalışmaktadır.
Birleşmiş Milletler’in (BM) KKTC özelindeki taraflı ve hasmane tutumu, Güvenlik Konseyi kararlarına da doğrudan yansımış durumdadır. Üstelik adadaki demografik yapının Rumların ve Türklerin dışında, kontrolsüz bir şekilde değişmesi artık Kıbrıslı Rum halkının da tepkisini çekmektedir. Rum toplumu da adada karar verici mekanizma olmaktan çıkarıldığını ve barış sürecinden tamamen koparıldığını hissetmeye başlamıştır.
Artık herkesçe net bir şekilde görülmelidir ki; Kıbrıs’ta Siyonist bir akıl ile Yunan iş birliği, emperyalist Batı güçlerini de arkasına alarak Doğu Akdeniz’de yeni bir kaos yaratma peşindedir. Ada; deniz suları üzerinden komşu devletlerin iç işlerine müdahale eden anarşist bir düşünce ithalatının ve NATO harici neye hizmet edeceği aşikâr olan illegal askeri örgütlenmelerin hedef odağı haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Yani bugün adada bir “işgalci güç” aranacaksa; bu durum tıpkı Venedikliler dönemindeki Katolik Şövalyelerin ve Latin savaşçıların hüküm sürdüğü karanlık bakış açısının modern dünyada yeniden canlandırılma girişimidir. Adayı gerçekten işgal eden ve barış sürecini baltalayanlar; adaya güç, para ve güvenlik garantisi vaat eden, ancak gerçekte terör ve anarşi mantığının İsrail’den sonraki yeni ve korunaklı odağını inşa etmeye çalışan küresel aktörlerdir. Tıpkı okyanus ötesi bir gücün, tüm Avrasya sathında dünya tekeline hükmetmeye çalışmasının minyatür bir laboratuvarını Kıbrıs’ta yapılandırmaktadırlar.
Bu tehlikeli gidişata başta adalı Rumlar ve Türkler olmak üzere bölgedeki tüm aktörler karşı çıkmalıdır. Doğu Akdeniz’de barışın ve huzurun yegâne tesisi; mevcut sınırlar dâhilinde, adadaki barışçıl iki ayrı devletin varlığının tüm dünya tarafından resmen kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs, geçmişin prangalarına değil, geleceğe bakacak iyi niyetli, insani ve adil bir yaşam felsefesiyle korunmalı ve süreç bu doğrultuda yürütülmelidir.
AVRUPA’NIN YENİ KIBRIS SINAVI
Bugün Kıbrıs meselesi yalnızca geçmişin mezarlarıyla ilgili değildir.
Bugün Kıbrıs’ın çevresinde yeniden şekillenen siyasi, ekonomik ve askerî dengeleri de konuşmak zorundayız.
Avrupa Birliği son yıllarda Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleriyle ilişkilerini ciddi biçimde büyütüyor.
4 Nisan 2025’teki ilk AB-Orta Asya Zirvesi’nde ilişkiler stratejik ortaklık düzeyine çıkarıldı. AB, ticaret ve yatırımın geliştirilmesi yanında enerji, kritik hammaddeler ve bağlantısallık alanlarını da öncelikli başlıklar arasında saydı. AB’nin kendi ticaret belgelerinde Orta Asya’nın Avrupa için önemli bir enerji kaynağı olduğu da açıkça belirtiliyor.
2026’da AB-Kazakistan ilişkilerinde enerji, ulaştırma, kritik hammaddeler, yatırım ve ticaret alanlarındaki iş birliğinin daha da derinleştirilmesi konusunda yeni adımlar atıldı.
Bunlar ekonomik ilişkiler olarak elbette yapılabilir.
Türk Cumhuriyetlerinin Avrupa ile ticaret yapmasına, yatırım almasına, enerji satmasına kimsenin itirazı olamaz.
Fakat burada Kıbrıs açısından çok önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Bu ekonomik ve siyasi ilişkilerin bedeli, Türk dünyasının Kıbrıs Türk halkının tarihsel ve siyasi varlığını görmezden gelmesi olmamalıdır.
Bazı Türk Cumhuriyetlerinin Güney Kıbrıs’la diplomatik ilişkilerini geliştirdiği ve büyükelçilik düzeyinde adımlar attığı artık somut bir diplomatik gerçekliktir.
Örneğin Kazakistan ile Güney Kıbrıs arasında diplomatik temsil düzeyinde önemli bir adım atıldı ve 3 Haziran 2026’da Astana’da (Sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bizim için Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) büyükelçiliği resmen açıldı.
Çünkü 1960’ta iki toplumlu olarak kurulan bir devletin 1963’ten sonra nasıl fiilen tek toplumun kontrolündeki bir yapıya dönüştüğünü anlamadan, bugün Güney Kıbrıs’ı adanın tamamının tartışmasız temsilcisi gibi kabul etmek, Kıbrıs Türklerinin tarihini yok saymak anlamına gelmemesi ve Kıbrıslı Türkleri hatta Türkiye’yi yaralamamak en tabi davranış olacaktır.
Bizim söylediğimiz açıktır:
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin artık Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla uluslararası alanda tanınması gerekir.
Adada iki halkın siyasi varlığı vardır.
İki ayrı siyasi gerçeklik vardır.
Ve kalıcı bir çözüm olacaksa Kıbrıs Türk halkının siyasi eşitliği, güvenliği ve kendi kendini yönetme hakkı yok sayılamaz.
Kıbrıs Türklerine uygulanan ekonomik, sportif ve siyasi izolasyonların da artık kaldırılması gerekir.
Bir halkı ambargo altında tutarak barış kurulamaz.
AMERİKA, İSRAİL, YUNANİSTAN VE DOĞU AKDENİZ
Bir başka mesele ise Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki giderek güçlenen güvenlik ve enerji iş birliğidir.
Burada da gözümüzü kapatamayız.
ABD ile Güney Kıbrıs arasındaki güvenlik ilişkileri son yıllarda belirgin biçimde gelişti.
ABD’nin kendi resmî belgelerinde ortak askerî eğitim, deniz güvenliği, liman ziyaretleri ve ortak tatbikatlar gibi alanlarda iş birliğinin geliştiği belirtiliyor.
Daha da önemlisi, 15 Ocak 2025’te ABD yönetimi Güney Kıbrıs’ı Amerikan savunma malzemeleri ve savunma hizmetleri bakımından uygun ülke kategorisine aldı. ABD’nin resmi federal kayıtlarında bu karar açıkça yer alıyor.
2026’da da ABD-Güney Kıbrıs savunma iş birliğinin sürdüğünü görüyoruz. Eylül 2026’da yayımlanan resmî açıklamada iki taraf arasındaki savunma ve güvenlik ortaklığının genişlediği, 2024-2029 Savunma İş birliği Yol Haritası kapsamında iş birliğinin sürdüğü belirtildi.
Yunanistan-İsrail-Güney Kıbrıs üçgenindeki savunma ve tatbikat ilişkileri de ayrıca büyüyor.
Güney Kıbrıs’ın 2025’te gerçekleştirdiği çok uluslu ARGONAUT tatbikatında deniz, hava ve kara unsurları birlikte kullanıldı ve yabancı ülkelerden askerî unsurlar ile gözlemciler katıldı.
Bütün bunlar elbette devletlerin kendi savunma politikalarıdır.
Fakat Türkiye açısından ortaya çıkan tabloyu görmezden gelmek de mümkün değildir.
Çünkü Kıbrıs Türk halkını yok sayan herhangi bir bölgesel güvenlik mimarisi, gerçek anlamda bölgesel güvenlik mimarisi olamaz.
Türk varlığını adada yok sayarak hazırlanan hiçbir denklem kalıcı barış getirmez.
Ve Türkiye’nin dünyaya söylemesi gereken şey açıktır:
Kıbrıs Türk halkı vardır.
Kıbrıs Türk halkının tarihi vardır.
Kıbrıs Türk halkının siyasi iradesi vardır.
Kıbrıs Türk halkının güvenliği vardır. Hem Ana Kara Anavatandan bu güvenlik ayrı düşünülemez. Kıbrıs Türk Halkının geleceği, başka devletlerin enerji ve jeopolitik hesaplarının parçası yapılamaz.
“ADANIN TAMAMI” MESELESİ
Bugün Güney Kıbrıs yönetiminin bütün ada adına hareket eden tek meşru devlet olarak kabul edilmesi uluslararası sistemin mevcut lakin gayri ciddi ve yanlış antidemokratik yaklaşımıdır.
Fakat bu yaklaşımın tarihsel ve siyasi sonuçlarını tartışmak bizim hakkımızdır.
Çünkü 1960’ta kurulan devlet iki toplumlu bir yapıydı.
1963’ten sonra bu ortaklık bozuldu.
Kıbrıs Türkleri devlet mekanizmasının dışında kaldı.
Ve bugün adanın kuzeyinde kendi yönetim kurumlarına sahip bir Kıbrıs Türk toplumu bulunmaktadır.
Bu insanların varlığını yok sayarak “Kıbrıs’ın tamamı” adına hareket etmek, çözümü kolaylaştırmıyor.
Tam tersine, sorunun kendisini büyütüyor.
TARİHİN ÜZERİNE YENİ BİR HARİTA ÇİZİLEMEZ
Bugün Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları, deniz yetki alanları, askerî iş birlikleri ve yeni güvenlik mimarileri konuşuluyor.
Fakat hiçbir harita, üzerinde yaşayan insanların tarihini silemez.
Hiçbir enerji anlaşması bir halkın mezarını ortadan kaldırmaz.
Hiçbir askerî tatbikat Muratağa’daki bebeğin kimliğini değiştirmez.
Hiçbir diplomatik anlaşma 1963’te evinden çıkarılan Kıbrıs Türkünün yaşadıklarını yok sayamaz.
Kıbrıs Türk halkının siyasi varlığı yokmuş gibi davranılan hiçbir bölgesel düzeni kabul etmiyoruz.
De facto bir siyasi gerçekliği yok sayarak de jure bir çözüm üretilemez.
İsrail dahil olmak üzere herhangi bir devletle yapılan enerji, savunma veya deniz yetki alanı anlaşmaları da Kıbrıs Türklerinin haklarını yok sayan bir siyasi yaklaşımın parçası haline getirilmemelidir.
Çünkü burada mesele yalnızca bir anlaşmanın teknik içeriği değildir.
Mesele, adada yaşayan iki halktan birinin siyasi varlığının yok sayılmasıdır.
TÜRKİYE ve KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ NE YAPABİLİR?
Burada anlattıklarımızdan yola çıkarsak yapılması gereken bazı önlemler ve adımların da aciliyeti yahut zamanlama süreci başlaması gerektiği ortaya çıkıyor.
1.ÖNERİ: Öncelikle Türk Ordusu artık askeri bir ihtiyacı olmamasına rağmen bölge devletlerinden Ortak Barış Gücü Yardımı almalıdır. “Askeri Eğitim, İşbirliği ve Ortak Tatbikat Anlaşmaları” yapılabilir.
Bu ülkeleri Türkiye KKTC’nin belirleyip özellikle Azerbaycan, Kazakistan başta olmak üzere Türk Cumhuriyetlerinden ve Pakistan, Suudi Arabistan, Endonezya, Malezya gibi bir İslami dostluk gücü kurma yolunu ortaya koymalıdır. Daha önce ifade ettiğim gibi askeri bir beklenti olmasa da Toplumsal adalet nezdinde bu girişim farkındalık yaratacaktır.
Bu husus adada özellikle faşist ve çıkarcı yaklaşımları olacak ülkeleri de zapt-ı rapta alacaktır. Hem de Güney Kıbrıs’ta elçilik dahi açma teşebbüsündeki ülkelerin hem Avrupa Birliğine hem de Türk Kamuoyuna adada herkesin barışçı yaşaması ile ilgili temel ilkelerde birleştiklerini hiçbir sorunun olmaması için sulh içinde çözüm üretilmesi hakkında desteklerini sürdüreceklerini ifade etmeleri açısından önemlidir. Böylece adanın tamamını mülkü gibi kullanmak isteyip de Doğu Akdeniz’de başka güçlerin de varlığı ile karşı karşıya kalacak olan başta Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Avrupa Birliği olmak üzere diğer ülkeler ayaklarını denk alacaklardır.
Bu durum, BM’nin Kıbrıs’taki Barış Gücü (UNFICYP) tekelini kırar ve Rumların tek taraflı ittifaklarına (ABD-Fransa-İsrail askeri anlaşmaları) sahada misliyle karşılık olur.
2.ÖNERİ: Zaten geçmiş yazılarımda belirttiğim gibi Rum yönetiminin adada nüfus artış hızı düşmüş adada sayıları her yıl düşmektedir. Yakında adadaki Nüfus birbirine yakın seyre gelecektir. Bu nedenle devamlı edilgen yaklaşımlarının da doğal olarak sona ermesi matematiğin gereği istatistiki bir gerçek olarak ortaya çıkacaktır. Kuzey Kıbrıs’ta Adada ki nüfusun düşmesine yahut yabancılaşmasına izin vermeyecek şekilde, iş gücü, alt yapı ve istihdamın da sağlanacak toplu bir kalkınma çalışmasının yapılmasını şart olduğunu düşünüyorum.
KKTC’nin “yabancılaşmasını” önlemek için “Tersine Beyin Göçü” ve “Stratejik Nüfus Planlaması” hayata geçirilmelidir. Anadolu’dan adaya sadece iş gücü değil; yazılım, yapay zekâ, tarım teknolojileri ve denizcilik alanında uzman genç nüfus teşviklerle çekilmelidir. KKTC, Akdeniz’in “teknoloji ve lojistik üssü” haline getirilerek kalıcı ve nitelikli bir Türk nüfus yapısı güvenceye alınmalıdır.
3.ÖNERİ: 18 Şubat 1978’de Larnaka’da ki Hilton oteli resepsiyonunda El Ahram Gazetesinin Yazı işleri Müdürü Yusuf Sebai’nin bir terör örgütü tarafından şehit edildiği gün ile ilgili yazımı okumanızı öneririm. Yusuf Sebai uzun süre yaralı olduğu halde operasyon yapmakta geciken Rum kuvvetlerine karşı akabinde teröristler, Cyprus Airways’e ait bir DC-8 uçağının kaçırmıştı.
Uçak kaçırıldığında Hilton toplantıya katılan 30 kişilik heyetin otelden uçağa getirilmesi, Cibuti, Suudi Arabistan hava sahasında gezdirilmesi ve yine aynı havaalanına inmesi de tam bir devlet tecrübesi olmayan Rumların yapabileceği beceriksizlik örneğidir.
İnsanların rehine tutulmasına daha fazla dayanamayan Enver Sedat’ın 777. Tabur’dan özel Birliklerini gönderdiği Larnaka havalimanında ki düzensiz Operasyon ve karmaşa sırasında Rum güvenlik güçleri tarafından açılan ateş sonucu 15 Mısırlı askerin ölümü ile sonuçlanmıştı.
İşte tüm bu hadiselere yönelik Kıbrıs’ta bir anıt dikilmesini öneriyorum. Bu Mısır’ın hem geçmiş hafızasını tazelemeye hem de İslam bloku içinde gerçek dostlarıyla birlikte olması gerektiği hakkında kamuoyu ve devlet aklı hafızasını tazeleyeceğini düşünüyorum.
Bu anıt sadece KKTC topraklarında (örneğin Maraş bölgesinde veya Lefkoşa’da merkezi bir meydanda) dikilmekle kalmamalı; Mısır devlet aklına ve kamuoyuna yönelik diplomatik bir hamleye dönüştürülmelidir. Anıtın açılışına Mısırlı eski diplomatlar, askeri tarihçiler ve şehit aileleri davet edilerek, GKRY’nin Mısır’ın öz evlatlarını nasıl katlettiği uluslararası bir sempozyumla dünyaya duyurulmalıdır. Bu, GKRY-Yunanistan-Mısır arasındaki yapay üçlü ittifakların toplumsal tabanını çatlatacaktır.
4.ÖNERİ: ABD, İngiltere, AB ve BM; prensip olarak, Kıbrıs’ta barışın tesisi için de mevcut statükoyu aynen kabul edip Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımalıdır.
Türkiye’nin de Kıbrıslı Türk siyasetçilerin de artık ortak yaşam ile ilgili romantik söylemleri rafa kaldırmasının zamanı gelmiştir.
Türkiye, gerekirse, bu süreci hızlandıracak bazı planlanmış adımlar atabilir. Kıbrıs’ta federasyon modeli artık geçerliliğini tamamen yitirmiştir. Adada 2 ayrı devlet, 2 ayrı halk vardır. Uluslararası toplum KKTC’yi tanımaya, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmaya davet edildi. Tek çözüm yolu: 2 ayrı devlet
5.ÖNERİ: Yunan ve Rum medyasına ait laflar maalesef basınımızda yuvarlatılıyor. Ancak Türkler, Türkiye ve Kıbrıs’ta ki Türk varlığı hakkında ne konuştuklarını net bir şekilde bilinmesi ve çocuklarımızın, gençlerimizin, siyasetçiler dışında halkımızın ve kamuoyunun bilmesi sağlanmalıdır. Mesela Yunan medyasının bazı ifadeleri aşağıdaki gibidir:
Kuzeydeki devlet: “sözde devlet”. Ankara: “işgalci güç”. O topraklar: “işgal altındaki topraklar”.
Peki bizim geliştirdiğimiz bir diyalekt ve bakış açısı var mıdır derseniz. Pek değil. Eğer biz bu romantizmi bitirmezsek başımıza ördükleri çorapların büyüklüğünü, sürdürülebilirliğini, kin ve nefret düşüncelerinin beslendiğini göremeyiz. Ama bizim Kıbrıs Türk halkına iyilik yapmıyoruz. Bu edebi romantizmin yerine gerçek bir lügatik dil geliştirmemiz şarttır.
Yunan ve Rum medyasının “işgal, sözde devlet” diyalektiğine karşı Türk basını ve diplomasisinde “Dil Birliği ve Taarruzu” başlatılmalıdır.Biz de literatürde GKRY için “Güney Kıbrıs Rum Gasp Yönetimi” (1960 ortaklık devletini gasp ettikleri için) veya “Güneydeki Ayrılıkçı Yönetim” terimlerini istikrarlı şekilde kullanmalıyız.Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına Kıbrıs’taki Türk varlığının tarihi, EOKA vahşeti ve Rumların adayı bir Helen adası yapma faşizmi (Enosis) “Milli Güvenlik ve Tarih Bilinci” dersleri kapsamında detaylıca eklenmelidir. İletişim Başkanlığı, uluslararası medyada bu jargonu yaygınlaştıracak fonlar ayırmalıdır.
6.ÖNERİ: Bizim ülke olarak Birleşmiş Milletler ve devletler nezdinde yeni bir Kıbrıs açılımını ve anlayışını ortaya koyma zamanımız gelmiştir. Özellikle Birleşmiş Milletler içinde alınmış bizi yaralayıcı bir karar var ki artık bu karar yerine adanın 2 ayrı devlet girişimlerinin önünün açılması için mevcut şartların güncellenmesini istemek şarttır.
BM Güvenlik Konseyi kararında:
“84/550-3 Bütün Devletlere, ayrılıkçı eylemlerle kurulan “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” adlı sözde devleti tanımamaları ve söz konusu ayrılıkçı varlığa herhangi bir şekilde kolaylık sağlamamaları veya yardım etmemeleri çağrısını yinelemektedir.”
BMGK’nın 541 ve 550 sayılı haksız kararlarına karşı, uluslararası hukuktaki “Self-Determinasyon” (Kendi kaderini tayin etme) ve “Kosova Emsali” (Uluslararası Adalet Divanı’nın Kosova’nın tek taraflı bağımsızlık ilanının uluslararası hukuku ihlal etmediği yönündeki 2010 kararı) üzerinden küresel bir hukuk atağı başlatılmalıdır.
Dolayısıyla;
KKTC’nin adı Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olmalı,
Türkiye, KKTC’de Deniz üssü kurmalı, Hava üssünü aktif duruma getirmelidir.
Türkiye, onlara göre İhtilaflı bize göre Mavi Vatan MEB içinde kalan parsellerde doğal gaz arama çalışmasını sürdürmeliyiz,
Yunanistan’ın silahlandırdığı adalar için yeni bir deklarasyon yayınlayarak, tüm tarihi tezleri ile birlikte olması gerekenleri açıklayacak bir mottoyu yürürlüğe koymalıyız. Sadece ana başlık olarak değil bir daha adaların silahlandırılması gibi bir sonucun savaş sebebi sayılacağı özellikle adalarda 6 mil mantığına riayet edilmesini şart koşmamız. Bunun dışında adalar denizinde kalan her bir alanın, üstünde yaşam olmayan adacıkların da dahil olduğu şekilde ticari ortak kullanım hakkı olduğu gibi fikirlerin ifadelerinin yer aldığı şeklinde misliyle karşılık verilmelidir.
Mavi Vatan ve Silahlanan Adalar: Ege’de gayriaskeri statüdeki adaların Yunanistan tarafından silahlandırılması, Lozan ve Paris Anlaşmalarının açık ihlalidir. Türkiye, bu adaların egemenliğinin statü ihlali nedeniyle tartışmaya açıldığını BM nezdinde tescil ettirmelidir. Adalar Denizi’nde (Ege) 6 mil sınırının aşılması senaryosunun bir Casus Belli (Savaş Sebebi) olduğu kararlılığı askeri tatbikatlarla sürekli sıcak tutulmalıdır.
NATO ve GKRY: GKRY’nin NATO üyeliği veya ortaklığı yönündeki her türlü gizli/açık hamlesi, Türkiye’nin veto hakkı üzerinden kesin ve sert bir dille engellenmeye devam edilmeli; bu koz, Batı’nın KKTC’yi tanıması sürecinde bir pazarlık unsuru olarak masada tutulmalıdır.
GKRY’nin NATO üyeliğine karşı atılacak adımlar da şimdiden planlamalıdır.
Kendini Kıbrıs diye tanıtan sözde ülkenin adını Güney Kıbrıs yapması ve bayrağındaki bütünsel algıyı da değiştirmesi için en azından tarihe not düşecek şekilde talepte bulunulmalıdır.
Cumhurbaşkanlığı, Doğu Akdeniz’de Türkiye ile birlikte hakları gasp edilmeye çalışılan KKTC konusunda önemli bir adım atmıştı. KKTC’ye yönelik ekonomik, mali ve teknik yardımların planlanması için “Kıbrıs İşleri Koordinatörlüğü” kurdu. Bu ifade ettiğim hususlar ve dahi birçoğu için yeni olası kararlar ve adımlar düşünülmelidir.
EOKA’NIN 70. kuruluş yıldönümünü 7’den 70’e böyle kutladılar Binlerce solcu Rumu da katleden katil Grivas’ın fotoğrafı ve Yunan bayrağı altında konuşan kadın Meclis Başkanı Anita Dimitriu için başta İngiltere, Türkiye ve bağlı olduğumuz teşkilatlar, Birleşmiş Milletler nezdinde kınama bildirgeleri için başvuruda bulunmalıyız. Hatta bir soykırım tezi ve fikriyle bunu hem milli eğitim planımızın içine almalı hem de devlet bakış açısı olarak fikri mantaliteyi tarihsel gerçek olarak geleceğe nakşetmeli ve gerçekleri silinmeyecek şekilde kazımalıyız.
TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ SORU
Türkiye’nin dünyaya çok daha açık biçimde anlatması gereken gerçek şudur:
Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve siyasi eşitliği pazarlık konusu değildir.
Türkiye yeni bir çatışma istemiyor.
Türkiye yeni bir savaş istemiyor.
Tam tersine, yeni bir çatışma yaşanmaması için dünyanın dikkatli olması gerektiğini söylüyor.
Fakat barış istemek, güvenlik tedbirlerinden vazgeçmek anlamına gelmez.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan yeni bir askerî ve siyasi yapılanmanın ortaya çıkması karşısında Ankara’nın gerekli diplomatik, siyasi ve güvenlik tedbirlerini alması doğrudur.
Bu tavır bir Türk Devlet Aklıdır, Türk Devlet Geleneğinin gereğidir.
Çünkü mesele yalnızca enerji, yalnızca petrol veya doğalgaz, yalnızca deniz yetki alanı değildir.
Hiçbir ekonomik çıkar, Kıbrıs Türk halkının siyasi varlığının olmadığı varsayımına dayanarak kalıcı barış kuramaz.
Hiçbir denklem Türkiye’nin onayı, talebi, isteği, rızası olmayan bir istikrarı tesis edemez.
Bugün İsrail’le, Yunanistan’la veya Güney Kıbrıs’la yapılan anlaşmaların hukuki niteliği kendi metinleri ve uluslararası hukuk çerçevesinde tartışılmalıdır. Bu adımlar aslında bir nevi Savaş Çığırtkanlığı ve sindirme politikasının hazırlığıdır. Bunun anlaşılmaması mümkün değildir.
Eğer Avrupa Birliği tüm bu gelişmeleri seyirci gibi seyredip yine de birlikten ortağı olduğu Yunanistan ve defacto GKRY’nin arkasındayız diyor olacaksa Türkiye’nin de söyleyeceklerini dinlemek zorunda kalacaktır.
Nato üyesi ülkelerin Nato dışı güçler ile iş birliği içine girmesi ve başka bir NATO üyesi ülkeye karşı sistematik bir muhasaranın peşinde olduğu hususuna sessiz kalırlarsa. NATO varlık nedeni sorgulanır. ABD’nin de yeni dünya düzeni planlarını tekrardan ele alması gerekebilir.
TÜRK VARLIĞININ SORGULANMASI SORUNSALI
Bu durum benim öngörü senaryomdan çıkıp gerçekleşecek hale gelirse:
Orta Çağ Avrupa Zihniyeti dün Doğu’ya doğru nasıl ve ne şekilde bakıyorsa düşünsel mekanizmaları değişmemiştir demektir.
Mesela zamanında Vandal Akritas planının uygulanması sonucunda, 30.000 Kıbrıslı Türk 103 köyü terk etmek zorunda kalmıştır. Kıbrıs Türk nüfusu yerlerini terk etmek zorunda kalmış, ada yüzölçümünün %3’üne tekabül eden, adada denize çıkışı olmayan ve sürekli kuşatma altında tutulan küçük bölgelere sığınmıştır.
Belki şimdi Haçlı Saldırılarının Türklere karşı şekil değiştirdiğini kabul etmemiz gerekir.
Belki bizim de halkımıza, modern diye kurulan tezgâhın altında halen engizisyondan kalma bir rüyanın parçalarının var olduğunu açık şekilde belirtmemiz gerekir.
Batı Toplumlarının Bakış Açısı;
Kolonyal bakış açısını hükmettirmek için, ya sömürmek ve buna uygun bir hukuk, toplum, adalet, siyasi irade iklimi görmek istemekte yahut orta çağ düşüncesi ile yok edecek, yıldıracak, formüllerle hareket etmektedir.
Burada konu Kıbrıs Türk halkının varlığının yok farz edilmesinden ziyade Türkiye’nin ticari, askeri ve siyasi anlamda kuşatmaya alınması, yalnızlaştırılması, istikrarsızlaştırılması ve büyük planın devreye konulmasıdır.
Burada Konu Türk Varlığını tehdit etmek demektir.
Mesele bir halkın adadaki varlığının kabul edilip edilmemesi olarak başlasa da aslında hem Kıbrıs’ta hem Anadolu’da Türk varlığının hazmedilememesidir.
TÜRKLERİN ŞEFKATİNE DÜNYANIN İHTİYACI VAR
Çünkü tarih bize bir kez daha şunu öğretiyor: Türkler dünyaya ilham olmakta ve demokrasinin gerçek sinerjisini ve iletişimin ne denli önemli bir barış aracı olabileceğini aktarıyor. Nobran tutum yerine diyalog çağrısını yineliyor. Dünyanın sorununun çatışmada değil bilakis uzlaşma ve huzur ile çözümlenebileceğini aktarıyor.
Buradan TİKA ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına da seslenmek istiyorum. Bu tür organizasyonlar çok güzel artık ders niteliğinde. Lütfen bu hadiseler için bir tarihsel gün ve tüm yıllar süresince tekrarlanan bir hafıza geliştirelim. Konferanslar düzenleyelim. Her bir üniversitelerimize, liselerimize ulaşalım, bu acı ama unutulmaması gereken tabloları konuşalım, programlar yapalım. Akademik çevrelerde kalan bir bürokrasiden halkımızla farkındalığı ortaya koyalım. Biz unutsak da bizleri unutmayanlara karşı gençlerimizi ve geleceğimizi her daim bilgi ve çözüm yollarından haberdar edecek mekanizmayı hayata geçirelim. Bunu devamlı hatırlatmak zorunda olmak bizleri yormaz ama hakikatleri ortaya koymayı geciktirebilir. İşte aman buna dikkat edelim. Ne demişler; Su Uyur Düşman….
Hazırlanan haritalar değişebilir. İmzalanan anlaşmalar değişebilir.
Hükümetler değişebilir. Ama hakikatler değişmez. Kıbrıs Türklerinin saldırılarda hayatını kaybeden çocuklarımızın insanlarımızın mezarları hâlâ oradadır.
Muratağa’da. Sandallar’da. Atlılar’da. Taşkent’te.
Ve 52 yıl sonra hâlâ topraktan çıkan çocukların kemikleri bize aynı soruyu soruyor:
“Bizi unutmayın!”
Biz unutmadık. Unutmayacağız. Ve unutturmayacağız.
Kıbrıs Türk’tür ve Türk kalacaktır. En azından bu haliyle.
Şehitlerimiz de Unutulmaz. Türkler hiçbir zaman şehitlerini Unutmayacak.
Çünkü hafıza, zulme karşı en büyük silahtır.
Biz Tetikteyiz. Başkaları Düşünsün…
Cihan FULSER
Gazeteci – Araştırmacı Yazar- Danışman
📚 MAKALENİN TAM VE RESMİ KAYNAKÇASI
Birleşmiş Milletler – Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 anayasal düzeni ve iki toplumlu yapı. Birleşmiş Milletler Dijital Kütüphanesi
Birleşmiş Milletler – Kıbrıs’a ilişkin Güvenlik Konseyi belgeleri. BM Dijital Kütüphanesi
Birleşmiş Milletler Antlaşmalar Koleksiyonu – Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kuruluş Antlaşması, 1960. UN Treaty Collection
T.C. Dışişleri Bakanlığı – Kıbrıs’ın 1571-1959 tarihçesi. T.C. Dışişleri Bakanlığı
T.C. Dışişleri Bakanlığı – 1963-1974 döneminde Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılar. T.C. Dışişleri Bakanlığı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi – Kıbrıs/Türkiye karar ve belgeleri. HUDOC – Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi – Çakıçısoy ve diğerleri / Kıbrıs, Taşkent olaylarına ilişkin belge. HUDOC – AİHM
Avrupa Konseyi – Cyprus v. Turkey kararının icrasına ilişkin belgeler ve kayıp kişiler/arşiv çalışmaları. Avrupa Konseyi İnsan Hakları İcra Sistemi
Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi – Resolution 2563 (2024), Kıbrıs ve 1963-74 dönemi. PACE – Resolution 2563
Birleşik Krallık Kraliyet Hava Kuvvetleri – RAF Small Wars & Insurgencies: Cyprus Emergency. Kaynak, 31 Temmuz 1959 tarihli İngiliz resmi raporuna dayanarak EOKA’nın sorumlu olduğu 105 İngiliz servis personeli ölümünü veriyor. Royal Air Force – RAF Small Wars & Insurgencies
Avrupa Birliği – İlk AB-Orta Asya Zirvesi, 4 Nisan 2025. Stratejik ortaklık, ticaret, yatırım, enerji ve kritik hammaddeler. Avrupa Konseyi – AB-Orta Asya Zirvesi
Avrupa Birliği – AB’nin Orta Asya ticaret ve enerji ilişkileri. European Commission – EU Trade Relations with Central Asia
AB-Kazakistan stratejik ortaklığı, 23 Haziran 2026. European External Action Service
ABD – Güney Kıbrıs güvenlik işbirliği. U.S. Department of State
ABD – 15 Ocak 2025, Güney Kıbrıs’ın savunma malzemesi ve hizmetlerine uygunluğu. U.S. Government Publishing Office / GovInfo
ABD-Güney Kıbrıs 2024-2029 Savunma İşbirliği Yol Haritası ve 2026 güvenlik işbirliği. Gov.cy – Strategic Dialogue
Kıbrıs Türk tarafının ABD silah satışları konusundaki resmi açıklaması. KKTC Dışişleri Bakanlığı
Kıbrıs’ta çok uluslu ARGONAUT 2025 tatbikatı. Gov.cy – Ministry of Defence
Atlılar’da 52 yıl sonra kimlikleri belirlenen 15 Kıbrıslı Türkün defni. KKTC Enformasyon Dairesi
Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi – Üzerinde mutabık kalınmış kayıp şahıslar listesi: 2.002 kişi; 492 Kıbrıslı Türk ve 1.510 Kıbrıslı Rum. Komite’nin görevi ve ölüm nedeni/sorumluluk konusunda hüküm vermediğine ilişkin resmi bilgiler. Kayıp Şahıslar Komitesi
Kazakistan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı – 3 Haziran 2026’da Astana’da Kıbrıs Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin resmi açılışı. Republic of Kazakhstan – Ministry of Foreign Affairs
Cihan Fulser Yusuf Sebai Öldürülmesi ve Mısır Güney Kıbrıs ilişkileri https://www.habererk.com/makale/misir-ve-guney-kibris-iliskileri-uzerinden-dogu-akdeniz-e-bakis_318987/
Güney Kıbrıs’ta Nüfus alarm veriyor hakkındaki makale Cihan FULSER. https://www.habererk.com/makale/kibris-ta-dogurganlik-alarm-veriyor-nufusa-istatistiki-bakis_319270/
Uluslararası Kayıplar ve Resmi Bilançolar:
Kıbrıs’taki Kayıp Şahıslar Komitesi (CMP), Üzerinde Mutabık Kalınmış Resmi Kayıp Şahıslar Listesi ve Kimliklendirme Verileri [1].
🔗 Kayıp Şahıslar Komitesi Resmi Veri Tabanı [1]
Kazakistan – GKRY Büyükelçilik Açılışı (3 Haziran 2026):
Kazakistan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Astana Büyükelçiliği Resmi Açılış Töreni ve Protokol Metni [1].
🔗 Kazakistan Dışişleri Bakanlığı Resmi Duyurusu [1] [2]
ABD – GKRY Savunma İş Birliği ve Silah Ambargosunun Kaldırılması:
Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı (U.S. Department of State), ABD-Kıbrıs Cumhuriyeti Stratejik Diyalog Mekanizması ve 2024-2029 Savunma İş Birliği Yol Haritası Ortak Bildirisi [1].
🔗 ABD Dışişleri Bakanlığı Stratejik Diyalog Metni [1] [3]
Doğu Akdeniz Çok Uluslu Askeri Tatbikatları:
Kıbrıs Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı (Ministry of Defence), Çok Uluslu Sivil-Askeri İş Birliği ARGONAUT Askeri Tatbikatı Sonuç Raporu [1].
🔗 GKRY Savunma Bakanlığı ARGONAUT Resmi Basın Bülteni [1] [4]
İngiliz Askerlerinin Ölüm Kayıtları ve EOKA Belgeleri:
Birleşik Krallık Kraliyet Hava Kuvvetleri (Royal Air Force – RAF), RAF Small Wars & Insurgencies: Cyprus Emergency Resmi Sömürge Raporu (31 Temmuz 1959) [1].
🔗 UK National Archives / RAF Cyprus Emergency Raporu [1]
Taşkent Katliamı ve Uluslararası Hukuk Kayıtları:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Çakıçısoy ve Diğerleri / Kıbrıs Davası, 14 Ağustos 1974 Taşkent Olayları Karar Belgesi [1].
🔗 AİHM HUDOC Karar Arama Veri Tabanı [1]
T.C. Dışişleri Bakanlığı Resmi Kıbrıs Tarihçesi:
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, 1963-1974 Dönemi Kıbrıs Türklerine Yönelik Saldırılar, Enklavlar ve 103 Türk Köyünün Tahribi Tarihsel Dosyası [1]. https://www.mfa.gov.tr/kibris-meselesinin-tarihcesi_-bm-muzakerelerinin-baslangici.tr.mfa 🔗 T.C. Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Meselesinin Tarihçesi [1]
Cihan Fulser Yayınlanmış Makaleleri:
Fulser, C., Mısır ve Güney Kıbrıs İlişkileri Üzerinden Doğu Akdeniz’e Bakış & Kıbrıs’ta Doğurganlık Alarm Veriyor: Nüfusa İstatistiki Bakış [1].
🔗 Habererk Yazar Portalı ve Makale Arşivi [1]
GKRY (Onlar Kıbrıs Cumhuriyeti diye tanımlıyor maalesef) ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki İlk Stratejik Diyalog Ortak Bildirisi ABD Hükümeti Resmi Devlet Sitesi https://2021-2025.state.gov
Basın Bülteni Çok Uluslu CIMIC Tatbikatı «ARGONAUT 2025» GKRY Resmi Sitesi https://www.gov.cy
Gazeteci / Yazar CİHAN FULSER