MONTELLA’NIN DA TFF’NİN DE SUYU ISINDI

MONTELLA’NIN DA TFF’NİN DE SUYU ISINDI
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ

TÜRK FUTBOLUNU RAHATLATMA ZAMANI GELDİ DE GEÇİYOR

Enguncel (CİHAN FULSER) A Millî Takımımız, UEFA Uluslar A Ligi 1. Grup’taki ikinci maçında Bursa’da konuk ettiği İtalya’ya 4-1 mağlup oldu.
Yüzüncü Yıl Atatürk Stadyumu’ndaki müsabakada Ay-Yıldızlı ekibimizin golünü 47. dakikada Barış Alper Yılmaz attı.


İtalya’ya karşı yine umduğumuzu bulamadık
Ay-Yıldızlı ekibimiz, UEFA Uluslar Ligi’ndeki rakibi İtalya ile tarihindeki 17. maçını oynadı. Türkiye, 3’ü B Millî Takım olmak üzere İtalya’ya karşı oynadığı bu müsabakalarda hiç galibiyet alamazken, 5 beraberlik, 12 yenilgi yaşadı. Kalesinde 33 gol görüp rakip fileleri 11 kez havalandırdı.


Tarihteki 656. maçımızı oynadık
A Millî Takımımız, tarihindeki 656’ncı müsabakasını İtalya’ya karşı oynadı. Türkiye, 103 yıllık tarihinde 367’si resmi, 289’u özel toplam 656 maç oynayıp 1’i hükmen 260 galibiyet, 151 beraberlik, 245 yenilgi yaşadı. Ay-Yıldızlılar, 279’u deplasmanda, 283’ü Türkiye’de, 94’ü tarafsız sahadaki maçlarda, 3’ü hükmen galibiyet sonucunda 907 gol attı, kalesinde 937 gol gördü.


SEKSENLİ YILLAR DEJAVUSU YAŞADIK.
İlk yarıda 3-0 geriye düşülen bir maçın ardından, sahadaki bu ciddiyetsiz yapının geri dönüp maçı 4-3 yapacağına dair en ufak bir ümit kırıntısı bile yoktu. Zaten bu takım o ışığı, o reaksiyonu verebilecek durumda da değildi. Rezaletin boyutu o kadar büyük ki, bunu sadece 90 dakikalık bir skor tabelasıyla açıklamak mümkün değil.


Her şeyden önce, takvim olarak kış şartlarının, yoğun yağmurun bastırdığı ve maalesef drenajı yeterli olmayan ağır bir sahada mücadele ettik. Futbol böyle zeminlerde ayakta kalmayı, fiziksel olarak direnmeyi ve yüreğini ortaya koymayı gerektirir. Ancak bizim oyuncularımız sahadaki o formanın, milli armanın ağırlığını yansıtıp ekstra performans göstermek yerine, akılları ve zihinleri başka yerdeymişçesine bir mücadele çıkardılar. Sahayı dolduran taraftara rağmen bu sonuç milli takımımıza yakışmadı.

Üstelik bu noktaya gelmeden önce oynadığımız Fransa ve İtalya maçlarının sonucunu bekledim. O sonuçların ardından ortaya çıkan tablo bizi bu noktaya getirdi. Fakat zamanlama da son derece kötüydü. Kış şartlarının, yoğun yağmurun ve ağır zeminin olduğu bir dönemde böyle bir maça çıkmak zaten fiziksel açıdan zorlu bir ortam yaratıyordu. Tam da bu nedenle futbolcuların daha fazla mücadele etmesi, zeminin ağırlığını bahane değil, ekstra direnç göstermenin gerekçesi olarak görmesi gerekiyordu. Biz ise bunun tam tersini gördük.
Ayrıca bu sahaların durumu nedir böyle? Kocaeli, Bursa… Bunlar bizim en büyük şehirlerimiz, aynı zamanda futbol şehirlerimiz. Biz bu futbol şehirlerinde stadyumlarımızın zeminlerinin güzel olmasına imkân veremiyorsak, drenajlarını yaptıramıyorsak yıllardır çözemiyoruz ne yazık ki bence bize ve büyüklüğümüze hiç yakışmıyor demek lazım. Sorumlusu kimse; Gençlik ve Spor Bakanlığının, Türkiye Futbol Federasyonu mu, kulüpler mi, kim denetliyorsa, organizasyonu kim yapıyorsa bu ağırlaşan futbol zeminini hiçbir şekilde uygun görmek mümkün değildir. Üstelik maç ilerledikçe zeminin adeta patates tarlasına dönüşmesi, Türkiye’nin bugün geldiği futbol altyapısı açısından ayrıca sorgulanması gereken bir tablodur.

TFF VE REHABİLİTE EDİLEMEYEN SKANDALLAR DÜZENİ
Tabii kabahat sadece sahaya çıkan gayriciddi ya da hırsını yansıtamayan, kalitesini maça yansıtamayan futbolcu grubunda ya da zeminde değil. Konuyu asıl sorumlulara, TFF’ye getirmek lazım. Federasyonda işler hiçbir şekilde yolunda gitmiyor. Kadın futbolunda ciddi sıkıntılar yaşanıyor, takımlar maddi imkansızlıklar yüzünden liglerden çekiliyor ve kulüp yöneticileri yaşadıkları sorunları, haklı gördükleri itirazlarını ve sıkıntılarını dile getiriyor. Fakat ortada bu sorunları kökten çözmeye yönelik, Türk futbolunun geleceğine ilişkin kapsamlı ve görünür bir reçete göremiyoruz.
Sadece idari olarak da değil; geçtiğimiz dönemde Türk futbolunda yaşanan birçok adli süreç, şiddet olayı ve farklı tartışmalar hafızalardaki yerini koruyor. Mesele sadece birilerine ceza kesip kenara çekilmek değildir. Bu süreçlerin nasıl derlenip toparlandığına, insanların nasıl rehabilite edildiğine, hakem camiası, menajerler, teknik ekipler ve çalışanlar için nasıl bir altyapı ve geri dönüş planı sunulduğuna bakmak gerekiyor. Bu insanların yerine nasıl alternatifler üretildiği, sistemin kendisini nasıl yenilediği belli değil. Türk futbolunun içindeki bu garabet durumdan kurtulmak adına TFF’nin sunduğu en ufak bir kurtuluş reçetesini henüz görmedik.

DÜNYA KUPASI VE ÖNCESİNDEN GELEN SİNYALLER
Dünya Kupası sürecinde yaşadığımız hayal kırıklığı da bu tabloya ekleniyor. Türkiye’nin uzun bir aradan sonra yeniden Dünya Kupası’na katılması elbette önemliydi. Fakat turnuvada ortaya çıkan tablo büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Dünya Kupası’na katılma sürecinden önce elimizdeki avantajı vermemiz bile bize bazı şeylerin iyi gitmediğini gösteren önemli sinyaller vermişti.
Uluslar Ligi’ndeki başarımız bir süreliğine birtakım şeyleri unutturdu. Fakat sonrasında yaşanan aşırı coşku, araba konvoyları ve medyatik yaklaşım da ayrıca sorgulanması gereken bir tablo oluşturdu. Medyadan, özellikle yazı yazan ve kalem tutan insanlardan kimlerin sürece dahil edildiği, kimlerin götürüldüğü, kimlerin görüştürüldüğü ve kimlerin çağrıldığı konusunda da kamuoyunun yeterince anlayabildiği şeffaf bir yapı göremenik. Sonuçta Dünya Kupası süreci de büyük bir hüsran ve hayal kırıklığı olarak geri döndü. Normal şartlarda böyle bir tablonun ardından Montella ile ilgili sürecin sona ermesi ve yeni bir dönemin başlaması gerektiği düşünülebilirdi. Fakat biz devam ettik. Netice itibarıyla yine devam ettik ve bu süreçte milli takımla ilgili yeterli hazırlığı da göremedik.

İNTERNET SİTESİNİN ARKASINA SAKLANAN ÇAĞ DIŞI İLETİŞİM
Hazırlıksız bu süreçte bilgi ve teknik ekip tarafında da işlerin iyi gitmediğini gördük. Teknik ekipteki iletişim düzeyinin yeterli olmadığını ve iletişimsel olarak doğru düzgün veri alamadığımızı da gördük. TFF’deki yetkili kişilere “Biz sizinle nasıl iletişim kuracağız?” diye sorduğumuzda, internet sitesini gösteriyorlar. İnternet sitesini zaten herkes kullanıyor!
Basın olarak karşılıklı bir şeyler konuşmak gerekmez mi? Basınla doğru düzgün bir iletişim kurulması gerekmez mi? Antrenman bilgileri, gerekli teknik bilgiler, maçların oynanacağı statlar, takımın hazırlık süreci, fotoğraflar ve kamuoyunun bilmesi gereken birçok konuda bilgi verilmesi; basının şevkinin artırılması ve milli takımın kamuoyuyla bağının güçlendirilmesi gerekirken bizim böyle bir sistemimiz yok. Üstüne bir de “Kimseyle bir şey paylaşmak zorunda değiliz” denmesi, hala çağdaşlık seviyesinde bir iletişim anlayışına ulaşamadığımızın en net göstergelerinden biridir.
Yazdığımız yazılara cevap vermemeleri, dilekçelere dönmemeleri, soruları cevapsız bırakmaları, tamamen içine kapanık davranmaları ve insanları yok farz etmeleri de ayrıca eleştirilmesi gereken bir yönetim anlayışıdır. Kamuoyu ile paylaşması gerekenleri paylaşamayan, basınla iletişim kuramayan ve kendisini ulaşılmaz hale getiren bir yapıyı son derece yetersiz buluyorum.
Daha maça bile gelemeden arkada dönen meselelerin boyutu bu kadar büyük. Ama maalesef biz de bir şekilde takımdan bir şeyler bekliyoruz. Fakat takımın yapısal oluşumunda da devasa eksikler söz konusu. Kenan Yıldız gibi kilit bir ismin olmaması, yerini dolduracak net bir planımızın bulunmaması, bir türlü net bir forvet oturtamamamız ve alternatifler oluşturamamamız zaten çok büyük bir sıkıntının içerisinde olduğumuzu göstermeye başladı. Daha da önemlisi, Anadolu’dan rekabetçi Türk futbolcusunun yetişmemesi sistemin ciddi biçimde sorgulanmasını gerektiriyor. Tamamıyla Avrupa’ya ve Batı’ya endeksli futbolcular üzerinde kurulu bir yapı, gurbetçi oyuncular veya Avrupa’da oynayan sınırlı sayıdaki isimler üzerinden oluşturulan bir sistem ve üç-dört büyüklerin üzerinden geçen az sayıdaki Türk futbolcusuna dayanan anlayış artık yürümüyor. Bu sistem tamamen iflas etmiş durumda.

FUTBOLCULAR FORMSUZ, GELİŞİMLERİ EKSİK VE ÜRETKEN DEĞİLLER
Sahada kalede Altay Bayındır, defansta Ozan Kabak and Merih Demiral gibi isimlerin durumu ortada. Can Uzun’un formsuzluğu ortada. Geçen maçta oynamayıp bu maçta direkt ilk 11’e konulan Orkun Kökçü ve orta saha oyuncumuz Salih’in ağır kalmaları, dönememeleri, yakın oynayamamaları ve rakip sahada pres yapamamaları tam bir fiyaskoydu. Ağır sahada adeta futbol oynamayı unutmuş gibi davrandık. İtalyanlar ise alanı çok iyi daralttı, oyunu geniş alana taşıdı, derinlik yarattı, morallerini yüksek tuttu ve oyunun başında golü buldu. Bursa’da bizim yapmamız gereken birçok şeyi sanki italyanlar ev sahibi de biz misafirmişiz gibi yaparken, biz sahada sanki A Milli Takım değil de Z takımıyla veya 17 yaş altı bir takımla çıkmışız gibi tutuk, ürkek ve çekimser oynadık.
Takımında dönüşümlü oynayan İsmail, Oğuz gibi mesela, şu anda son derece formsuz olan Kerem, Abdülkerim kurtarıcı olamasalar da oyunda dengeleyici oldular. Formda futbolcumuz yok denecek kadar az. Oynayan, formda olabilecek oyuncular takıma getirilmezken belli isimlere körü körüne güvenilmesi ve özellikle forvet hattındaki büyük organizasyonsuzluk içimizi yakıyor. Gücümüzün tamamıyla elimizden alınmış gibi oynanması bizi çok acı bir noktaya getirdi ve ilk yarıda rezalet bir 3-0’lık skorla baş başa kaldık.
YATIRIM ÇOK AMA ANLAYIŞ 80’LER!
İkinci yarıda ise sahada adeta bir saman alevi gibi parlayan, belki de ilk yarıda başlamamız gereken oyunu uyguladığımız kısa bir sekans gördük. 47. dakikada gelen golle farkı ikiye indirdik. Fakat sadece üç dakika sonra yine bir hata ve bu kronik hatalar silsilesiyle birlikte İtalya golünü atıp farkı yeniden üçe çıkardı. Burada ikinci yarıyı da doğru okumak gerekiyor. İtalya ikinci yarıda tamamen rölanti bir oyun sergiledi. Mücadele gücünü düşürerek, topu og zamanı kullanarak adeta aktif bir dinlenmeye geçti. Dolayısıyla ikinci yarıda bizim topa hükmediyormuş, oyun oynuyormuş, hareketliymiş ve baskı kuruyormuş gibi görünmemiz, maçın gerçek fotoğrafını yansıtmaz. Bu sadece bir futbol yalanı olur. italyanlar, 3-1’e geldiğinde ve sonrasında nasıl oynaması gerektiğini çok iyi gösterdi. İhtiyaç duyduğu her an vites yükseltti ve gerekeni yaptı. Oyunda ikinci yarıda dahil olan Kerem, Abdülkerim ve İsmail’in, Arda ile birlikte oyuna ciddiyet ve hız kazandırmaya çalıştığı, oyunu daha iyi bir noktaya taşımak için gayret ettikleri doğrudur. Fakat bu çaba genel acizliği örtmeye yetmedi.
Üstelik bu maçın televizyondaki yansıması da ayrı bir fiyaskoydu. Canlı yayında gördüğümüz kadarıyla yapılan yorumlar maalesef son derece gereksiz ve yetersizdi. Televizyonda bu işlerin daha büyük bir ciddiyetle ele alınması, derinlemesine teknik analizlerin yapılması gerekirken sergilenen canlı yayın performansını televizyonculuk adına da son derece başarısız buldum.
Sahaya dönecek olursak, zeminin ikinci yarıda iyice patates tarlasına dönüşmesi bana doğrudan 1980’lerdeki milli takım maçlarını anımsattı. Sanki o 1980’lerde oynadığımız, bir gol attığımız zaman çocuk gibi mutlu olduğumuz, maçı 4-1 kaybedip “Neleri geliştirebiliriz, Avrupa’yı nasıl yakalarız?” diye sorular sorduğumuz o boynu bükük dönemlere geri döndük. Saman alevi gibi parlayan işlere, yurt dışında oynayan birkaç oyuncumuzun ayağına tutunduğumuz, modern futbolla uçurum mesafesi olan o günleri yeniden yaşadık. Oysa bugün Türkiye’nin elinde geçmişle kıyaslanamayacak büyüklükte stadyum ve altyapı yatırımları bulunuyor. Hükümetin, devletin ve bakanlığın yaptığı bunca devasa stadyum ve altyapı yatırımına rağmen futbol anlayışı, teknik ve taktik öğreti olarak bu kadar geriye gitmeyi, bu kadar büyük bütçelerle oyun kuramama, geliştirememe ve yönetememe eksikliğini nasıl başardığımızı açıkçası büyük bir hayretle sorguluyorum. Artık ümitli konuşmanın zemini kalmamıştır.
KULÜBEDEKİ İBRET TABLOSU VE ‘RESILIENCE’ EKSİKLİĞİ
Maçın en ibretlik, en can alıcı enstantanesi ise kulübelerde gizliydi. İtalya’nın daha önce Türkiye’de de çalışmış olan teknik direktörü Roberto Mancini, o yoğun yağmurun altında oyuncularıyla birlikte sırılsıklam ıslanıyor, onlarla birlikte mücadele ediyor ve ilk maçta yaşadıkları Belçika mağlubiyetinin ardından gereken hırsı, ciddiyeti ve azmi oyuncularına aktarıyordu.
Bizim teknik direktörümüz Vincenzo Montella ise kendi ülkesinin takımına rakip olduğu bu tarihi maçta kapüşonunu çekmiş, ellerini cebine koymuş, üşüdüğünü belli edercesine ve ıslanmamak adına güvenli alanına sığınmış görüntüsü veriyordu. Futbolu tıpkı bizim gibi kenardan seyretmeye koyuldu. Aslında Montella keşke ilk kez milli olacak Bartuğ Elmaz, Adil Demirbağ, Okan Kocuk, İlhan Fakıllı’yı oyun alıp ilk milli heyecanını yaşatsaydı diyorum.

Montella’nın dağınık görüntüsü, benim açımdan bir teknik direktörlük mantığı olarak bu takıma artık daha fazla ne verebileceğinin sorgulanmasını gerektiren en somut görüntülerden biridir. Kendisine bugüne kadarki hizmetleri için teşekkür etmek ve yolları ayırmak gerekir.
Dahası, futbolculara sadece sıradan bir yaklaşım değil, psikolojik dayanıklılık konusunda da ciddi bir çalışma yapılmalıdır. Burada yalnızca psikolog desteğinden bahsetmiyorum. “Resilience” dediğimiz kırılma dayanıklılığı; zor hadiselerle başa çıkabilme, baskı altında kalabilme, yenilgiden sonra yeniden ayağa kalkabilme ve sahada birlikte kalabilme karakterinin futbolculara kazandırılması gerekiyor. Bunlar olmadığı sürece kalan dört maçı bir kenara bırakın, hiçbir yere varamayız. Mesele sadece Uluslar Ligi’nde B Grubu’nda kalmak ya da düşmek değildir. Dünyanın önemli futbol ülkelerinden biri olduğu iddiasıyla hareket eden, futbol ekonomisi ve bütçeleri açısından Avrupa’nın büyük ligleriyle yarışmaya çalışan, büyük stadyum ve altyapı yatırımları yapan bir ülkede beklentilerin karşılığının sahada görülmesi gerekir.

TFF SEÇİME GİTMELİ
Türkiye Futbol Federasyonu’nda da acilen köklü bir kan değişikliğine, ivme değişikliğine ve fikir değişikliğine ihtiyaç vardır. Proje geliştirecek, planlama yapacak, içerideki özellikle bürokratik anlamda memuriyet zihniyetini tamamen liyakatle, kişisel gelişimle, iletişimsel dönüşümle ve dayanışma çabalarıyla harmanlayacak bir çalışan yapısının ortaya konulması gerekiyor. Hatta yeni futbol yayın ihalesi çalışmaları da yeni yönetime bırakılmalıdır. Yeni yönetimlere ve yeni anlayışlara yol açılması şarttır. Mevcut idari yapı baştan aşağı eksiktir.
KAN KAYBINI DURDURACAK TEK ÇARE: YENİLİK VE HESAP VEREBİLİRLİK
Kalan maçlar için yeni bir kan değişikliğine ihtiyaç var. Süreç böyle yönetilmelidir. Yarışmacı kimlikten uzaklaşan, takımında süre almayan, sahada performans gösteremeyen, moralsiz ve formsuz bazı oyunculara teşekkür edilmeli; milli forma garanti bir yer olmaktan çıkarılmalı ve tamamen performansa dayalı, kutsal bir milli görev haline getirilmelidir. Bunu da yeni bir teknik direktör, yeni bir yönetim ve yeni bir anlayış başarabilir. Oyuncuların gözündeki o çaresizlik, umutsuzluk, sorunla başa çıkamama ve yıkılmışlık halini değiştirecek şey yeniliktir. Yenilik için de çözüm üreten taze bir akıl gerekir.
Çünkü bu futbol endüstrisi maddi olarak da gitgide geriye gitmeye başladı. Dünyada konjonktürel olarak jeopolitik sorunların tavan yaptığı bu zorlu dönemde futbolumuz maalesef ülkemizin tanıtım, turizm, spor ve eğlence hüviyetinin bir parçası olmaktan da hızla uzaklaşıyor. Türk seyircisine, Türk futbolseverine ve toplamda Türk halkına yeterince şey katamadığı bir fetret devrine doğru sürükleniyor. Bundan süratle kurtulmak zorundayız. İçerisinde bahis tartışmalarının, çeşitli hukuki ve adli süreçlerin, şiddet olaylarının ve güven kaybının yaşandığı bu ortamdan temizlenip sadece sporu düşünen, sadece sporun yönetimini ve görevini yapmayı bilinç edinen oyuncular, teknik ekipler ve yöneticilerle yola devam edilmelidir. Çünkü bu kan kaybını durdurmanın zamanı geldi de geçiyor bile.
Türkiye’nin şu an acilen bu radikal değişikliklere ihtiyacı var. Gitgide pastamız küçülüyor. Bütçeler büyürken borçlar dağları aşıyor. En acısı ise Türk halkı spora, spordaki adalete, sporun güzelliğine ve başarıya yabancılaşıyor, yalnızlaşıyor ve umarsızlaşıyor. Artık kimsede eskisi kadar beklenti kalmadı. Hayal kırıklıkları toplumu sardı. Bizim bundan süratle kurtulmamız gerekiyor. Ümit ederim yeni yollar açılacak. Eğer yeni bir yol yoksa da o yeni yolu yapacak vizyoner insanlara ihtiyaç var.
Yoksa biz bu kısır döngü içerisinde; dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olmayı hedeflediğimiz, toplumsal yaşamda, sağlıkta, ulaşımda, lojistikte, altyapıda, ihracatta, tarımda, savunma sanayinde büyük gelişmeler kaydettiğimiz bu konjonktürel dönemde, gelişen Türkiye’ye yakışan futbol camiası ve endüstrisi yerine bize hiçbir şey vadetmemiş, beklenen başarıyı getirmemiş, uzun süredir milletimizi umutlandırmamış ve tek bir kupa imkanı dahi sunamamış bu futbol aktivitesinin içerisinde yok olup gideceğiz. Tehlike çanları artık avaz avaz çalmaktadır. Avrupa ile olan mesafe gitgide açılıyor. Türk futbolunun asıl olması gereken zirvedeki yerinden bu denli uzaklaşmasının hesabını birilerinin vermesi gerekiyor.
Ben bugünkü tarihi hezimeti böyle yorumluyorum. Vincenzo Montella’nın da Türkiye Futbol Federasyonu’nun da derhal gereğini yapmasını, yani istifa ederek Türk futbolunun önünü açmasını bekliyorum.
Cihan FULSER
Danışman, Araştırmacı Yazar, Gazeteci

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ