BİR ŞEHİD KAŞİF KOZİNOĞLU… SADECE “KİM ÖLDÜRDÜ?” DEMEK YETMEZ..

Halil Mert

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ

Devletin ve Amirlerin, Hükümetin Sorumluluğu ve Devlet Aklı Üzerine…

 

Kaşif Kozinoğlu’nun ölümünün üzerinden yaklaşık on beş yıl geçti. Bugün dosyanın yeniden açılması, yeni delillerin araştırılması ve olayın farklı boyutlarıyla yeniden ele alınması kamuoyunda önemli bir tartışma başlattı.

Ancak bu tartışmanın yalnızca “Kozinoğlu’nu kim öldürdü?” sorusuna sıkıştırılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Asıl soru şudur: Kozinoğlu Cinayeti’ndeki zincir neydi?

Bir istihbarat mensubunun Türkiye’ye çağrılması, tutuklanması, cezaevinde tutulması, ölümü ve ölümünün ardından yürütülen soruşturma birbirinden tamamen kopuk olaylar olarak ele alınamaz. Eğer bugün üçüncü kişi müdahalesi veya kasten öldürme ihtimali yeniden araştırılıyorsa, aynı zamanda bu sürecin bütün halkalarının da hukuk çerçevesinde incelenmesi gerekir.

Burada amaç peşinen suçlu ilan etmek değil, maddi gerçeğe ulaşmaktır.

Kumpasın Asıl Mimarları ve Odak Kayması

Kaşif Kozinoğlu’nun 12 Kasım 2011’de Silivri’de şüpheli ölümü ve ardından gelen süreç, Türkiye’nin güvenlik mimarisine yönelik en ağır kumpaslardan biri olarak hafızalardaki yerini koruyor. Kozinoğlu’nu duruşmaya günler kala, henüz ilk savunmasını yapamadan hayatını kaybetmeye götüren süreç; firari savcılar, emniyet istihbaratındaki FETÖ şebekesi ve o dönem kumpas manşetleri atan medya unsurları tarafından adım adım örüldü.

Bugün meselenin koğuş içi kamera kayıtlarına, “bardağı kim yıkadı, ışığı kim kapattı” gibi teferruatlara sıkıştırılması, asıl failleri ve cinayetin arkasındaki organizasyonu görünmez kılan klasik bir dezenformasyon taktiğidir. Cevheri Güven gibi firari örgüt aparatlarının tezgahladığı iddiaların ana akım medyada benzer başlıklarla yankı bulması, hedef şaşırtma operasyonunun sürdüğünü göstermektedir.

 

1. Kozinoğlu’nu kim çağırdı?

Kaşif Kozinoğlu yurt dışında görev yapan bir MİT mensubuydu. 2011 yılında Odatv soruşturması kapsamında Türkiye’ye geldi ve tutuklandı. Kendisine yöneltilen suçlamaları reddetti.

Bugün geriye dönüp sorulması gereken soru şudur:

Kozinoğlu’nu bu soruşturmanın içine sokan mekanizma neydi?

Hangi deliller kullanıldı? Bu deliller nereden geldi? Kim hazırladı? Kim teslim aldı? Kim inceledi? Kim raporladı? Kim tutuklama talep etti?

Hangi makamlar bu kararları denetledi? Dönemin Adalet Bakanı, Başsavcı, ilgili üst kurullar?

Daha sonraki yıllarda Odatv dosyasındaki dijital deliller hakkında ciddi tartışmalar yaşandı ve davanın seyri değişti. Dolayısıyla 2011 sürecinin bugün yeniden incelenmesi yalnızca ölüm olayı bakımından değil, Kozinoğlu’nun neden hedef haline getirildiği bakımından da önemlidir.

Bu soruların sorulması herhangi bir kişiyi suçlu ilan etmek değildir. Tam tersine, gerçek bir hukuk soruşturmasının gereğidir.

 

 

2. Tutuklayanlar ve o dönemin yargı zinciri neden incelenmesin?

Bugünkü soruşturma kapsamında olay tarihinde görev yapan bazı savcılar ve cezaevi görevlileri hakkında da işlemler yapılması, dosyanın yalnızca son saatlere indirgenmediğini gösteriyor. Bu güzel. Ancak, dönemin Adalet Bakanı’nını neden kimse ağzına almıyor? Haki/Savcı, Cezaevleri, hepsi kendisine bağlıydı…

 

 

3. “Kim öldürdü?” kadar önemli soru: “Kim görmedi, kim araştırmadı, kim sustu?”

Bugün ölümün kendisi araştırılıyor. Fakat devlet açısından daha geniş bir soruşturma mantığı gereklidir.

Kozinoğlu’nu kim hedef haline getirdi?

Kim Türkiye’ye gelmesini sağladı?

Kim tutuklanmasına karar verdi?

Hangi deliller kullanıldı?

Bu delillerin kaynağı neydi?

Kurumlar arasında hangi yazışmalar yapıldı?

Cezaevindeki güvenlik prosedürleri uygulandı mı?

Ölümden önce ve sonra hangi kayıtlar oluşturuldu?

İlk soruşturma neden üçüncü kişi ihtimalini dışladı?

O dönemdeki soruşturmayı yürütenlerin sonraki kariyerleri ne oldu?

İşte bunlar konuşulmadan yalnızca koğuş arkadaşına veya ölümün son birkaç saatine odaklanmak dosyanın tamamını anlatmaz, ayrıca samimiyeti ve doğruluğu sorgulanır.

 

 

4. Bir istihbarat mensubunun mahremiyeti ve devlet sırrı meselesi…

MİT, TSK, Emniyet ve diğer güvenlik kurumlarında görev yapan personelin faaliyetleri, sıradan kamu görevlilerinin faaliyetleriyle aynı değildir. Özellikle operasyonel istihbarat personelinin kimliği, görev bölgesi, temasları, operasyon yöntemleri, kaynakları ve kurum içi yazışmaları devlet güvenliği bakımından özel korumaya tabi olabilir.

Burada temel ilke şudur:

Devletin yapması gereken gerçeği gizlemek değil; gerçeği, devlet sırrını ve operasyonel güvenliği koruyarak ortaya çıkarmaktır.

Bir istihbarat mensubunun görev hayatını magazinleştirmek başka şeydir, hukuken gerekli ölçüde soruşturmak başka şeydir.

Güçlü devlet, hem hesabı sorabilen hem de devletin mahremiyetini koruyabilen devlettir. Geçmişte FETÖ İhaneti’ne övgüler düzen gazeteci müsveddelerinin devletimizin şerefli Kahraman subaylarını koğuştaki rutin hayatları ile değerlendirmeye kalkıp, geçmişte Hablemitoğlu Cinayeti’nde olduğu gibi düzmece oluşturması ve savcının bu düzmece iftiralar üzerinden dosya oluşturması kabul edilemez. Nerede o zaman ki Adalet Bakanı?

Milli Güvenlik ve Kurumsal İtibarın Hedef Alınması

MİT ve TSK gibi stratejik kurumlarda, özellikle terörle mücadelede veya sınır ötesi hassas görevlerde (Kozinoğlu’nun Orta Asya ve Afganistan hattındaki çalışmaları gibi) görev almış isimlerin kamusal alanda kolayca yaftalanması, sadece şahıslara değil doğrudan devletin operasyonel reflekslerine zarar verir. Kozmik Oda sürecinde yaşanan tahribat ile Kozinoğlu’nun tasfiyesi aynı aklın ürünüdür; devletin en mahrem hafızası dış müdahalelere açık hale getirilmek istenmiştir.

Vicdanlara soruyorum şimdi? Bülent Arınç ve O’na asılsız bilgileri ulaştıranlar neden yargılanmaz?

 

 

5. Hasan Atilla Uğur meselesi

Hasan Atilla Uğur Komutan Merhum Kozinoğlu’nun sadece koğuş arkadaşı değildir. Kara harp Okuluy’nda öğrenciliklerinden buy ana Abi-Kardeş ilişkisi vardır. Her ikisi de Türk Milliyetçisi olarak bilinen bu nedenle de zor görevler tevdi edilmiş Kahraman subaylardır. FETÖ İhaneti apaçık ortadayken H. A. Uğur’un cinayetlew anılması nasıl gündem olur? Sonra ilaçlar, hastane idaresinde öğün, öğün vet tek tek veriliyor. Bu gazetceci müsveddeleri bunu bilmiyor mu zannediyorsunuz?

 

 

6. FETÖ boyutu belge zinciri üzerinden araştırılmalıdır.

Odatv davasının sonraki seyri, dijital deliller konusunda ciddi tartışmalar doğurdu. Davanın 2016’da beraatlerle sonuçlanması ve dijital materyallerin niteliğine ilişkin sonraki değerlendirmeler, 2011 sürecinin yeniden incelenmesini önemli hale getiren başlıklardan biridir.

Fakat burada slogan değil, belge zinciri konuşmalıdır. Kim hazırladı? Kim teslim aldı? Kim inceledi? Kim raporladı? Kim tutuklama talep etti? Kim karar verdi? Kim bu kararları denetledi? Sonraki yıllarda kim FETÖ soruşturmalarında sanık veya ihraç oldu?

Bu kişilerin Kozinoğlu dosyasındaki somut işlemleri neydi?

Gerçek araştırma budur.

 

 

7. Devlet içindeki aidiyetler meselesi…

Devlet görevinde belirleyici aidiyet, hukuka, anayasal düzene ve kamu görevine sadakat olmalıdır.

Bir kamu görevlisinin herhangi bir dini, kültürel veya sosyal çevreye mensup olması tek başına suç değildir. Ancak bir kamu görevlisi devlet görevinden aldığı yetkiyi herhangi bir cemaatin, tarikatın, mezhebin, siyasi örgütün veya şahsi çıkar ağının talimatına tabi hale getiriyorsa, mesele artık özel inanç alanından çıkar ve kamu güvenliği meselesine dönüşür.

Devletin bakması gereken yer tam olarak burasıdır.

Kişilerin inancını değil, kamu gücünü hangi amaçla kullandığını incelemek gerekir.

Bir devlet memuru, kamudaki hiyerarşiden çok cemaat, tarikat, mezhep hiyerarşisine, ast-üst ilişkisine ve emir-komuta ağına bağlı ise, devlet, millet menfaatinden çok ait olduğu zümrenin menfaatini gözetiyorsa hem o kişi hem de ait olduğu zümre hesaba çekilmelidir, örgütlenmelerine fırsat verilmemelidir.

 

 

 

Bürokrasideki/Devletteki Sadakat Krizi..

Kamusal vazifede anayasal sadakat ve milli menfaat yerine herhangi bir cemaat, tarikat veya zümre aidiyetini öne koyan yaklaşımlar, geçmişte Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde devleti felce uğratan en büyük zafiyetti.

Liyakat ve devlet ciddiyeti zedelendiğinde, dış istihbarat servislerinin manevra alanı genişler. Kozinoğlu davası, sıradan bir adli dosya değil, devletin kendi personeline sahip çıkma iradesinin ve yargı bağımsızlığının turnusol kağıdıdır.

 

8. Siyasi ve idarî sorumluluk meselesi

“Cumhurbaşkanına kadar amirleri nerede?” sorusu elbette kamuoyunda sorulabilir. Ancak herhangi bir siyasi veya idarî makamı somut delil olmadan suçlu ilan etmek doğru değildir.

Daha sağlam soru şudur:

2011’den bugüne kadar devletin ilgili kurumlarında bu dosyayla ilgili hangi kararlar alındı ve hangi makamlar hangi tarihte ne biliyordu?

Bu soru siyasetçiye de, bürokrata da, yargı mensubuna da, güvenlik görevlisine de yöneltilebilir.

Devlet adamlığı, kişiye göre soru sormak değil; herkes için aynı ölçüyü uygulamaktır.

 

 

9. Kozinoğlu dosyası yalnızca bir ölüm dosyası değildir.

Kaşif Kozinoğlu dosyasını yalnızca “Kozinoğlu’nu kim öldürdü?” sorusuna indirgemek eksik olur.

Asıl mesele, Kozinoğlu’nu hedef haline getiren sistemin, onu tutuklayan mekanizmanın, delillerin kaynağının, cezaevindeki sürecin, ölümünün ve ölümden sonra yürütülen soruşturmanın tamamının birlikte incelenmesidir.

2011’de Kozinoğlu tutuklandı. Savunmasını tamamlayamadan hayatını kaybetti. İlk soruşturma 2012’de sonuçlandı. Aradan yıllar geçti. Ve 2026’da dosya yeniden açıldı. Şimdi devletin önünde önemli bir fırsat vardır: Bu kez yalnızca ölümün son birkaç saatini değil, bütün zinciri ortaya koymak.

Sonuç: Adalet, devletin hafızasını da korumaktır

Kaşif Kozinoğlu’nun hakkını teslim etmek istiyorsak yapılması gereken şey onun üzerinden yeni bir siyasi kavga üretmek değil, dosyanın bütün zincirini hukuk önünde görünür hale getirmektir.

Kim çağırdı? Kim tutukladı? Hangi delille tutukladı? Delili kim üretti? Kim doğruladı? Kim itirazları görmedi? Kim cezaevinde ne yaptı? Kim ölümünü araştırdı? Kim araştırmayı kapattı? Hangi üst yöneticiler gerekli müdahaleyi yapmadı? MİT Başkanı neden ilgili savcı ve hakime gitmedi, müdahale etmedi? Kim bugün yeniden açılmasına neden olan delilleri ortaya koydu? Ve eğer ortada suçun gerçek faili kim?

Bu soruların her biri cevaplanmalıdır.

Ne bir kurum peşinen suçlu ilan edilmelidir ne de herhangi bir kurum dokunulmaz kabul edilmelidir.

Çünkü devletin gücü, kurumlarını körü körüne savunmasından değil; yanlış yapanı hukuk içinde ayıklarken kurumların itibarını ve devlet sırrını da koruyabilmesinden gelir.

Kaşif Kozinoğlu dosyası bu nedenle yalnızca geçmişte yaşanmış bir ölümün dosyası değildir.

Bu dosya aynı zamanda Türkiye’de devlet aklının, hukuk devletinin, istihbarat güvenliğinin ve kurumsal hafızanın sınandığı bir dosyadır.

Adalet yalnızca öleni değil, devletin hafızasını da korur.

 

 

 

E. Yb. Halil MERT

Strateji ve Psikolojik Harp Uzmanı

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ