AŞK DEVRİMCİDİR…
Aşkı ulaşılmaz bir şeymiş gibi mistifiye falan ettiğim yok… Çünkü, dertsiz, belasız aşk, gerçek değildir. Sınırlanmamış özgürlüğüyle iki kişinin aşkı, yeterli bir çoğunluktur. Ondan korkmak, yaşamdan korkmak demektir. Aşk devrimcidir, insanın algı ve hislerini düşsel menzillere değdirir. Aşk hep bizimleydi. O, insanın olduğu her yerde vardı. Günahı, ayıbı, yerleşik ahlak kurallarını hiçe saydı.Hakim sevme biçimlerini reddetti. Dinler, ideolojiler ve hatta devrimler, kendilerine ilk onu hedef kıldı.

Direnmek en çok aşka ve aşıklara yakıştı. Aşk dediğin şey ardında büyük yıkıntılar bırakan ve önündeki bir başka yıkıntıyı yuva bilenlerin meziyetiydi. Kimi zaman dünyanın en yalın, en basit, en açık aldatmacasıydı. Kimi zaman insan aklının ve o aklın kurduğu ve muhtaç olduğu o lanet ilişkilerin ayakta kalabilmesi için gereken bir safsataydı. Ama kutsaldı.
Aşk ve devrim, yan yana anıldığında birbirine çok yakışan, her biri ayrı öneme sahip iki kavramdır. Devrim, yıllar yılı büyük oranda yıkmak, sarsmak gibi bir içerikle anıldı, böyle bir genel kabul gördü. Yanlış değil elbette ama devrimin bununla beraber anılan bir diğer anlamı/amacı var ki o daha da önemlidir, yıktıktan sonra yerine ne konulacağı, ne için yıkım gerçekleştiği, kapitalizmin yabancılaştırıcı niteliği karşısında neyin alternatif olarak düşünüldüğüdür.
Aşk ve devrim ne denli yakın kavramlarsa, aşk ve kapitalizm o denli tezattır. Bir soyutlamayla söylemek gerekirse, eğer sosyalizm aşkın toplumsallaşmasıysa; kapitalizm, aşkın tekleşme ve bireycileşme girdabında boğulmasıdır, ölümüdür. Çünkü kapitalizm, koca bir pazardır; orada her şey metadır, alınıp satılır. Orada değer yoktur, fiyat vardır.Bu yüzden AŞK Ya ölü doğar ya da derinleşemeden veya boy vermeden enerjisini kaybeder, kısırlaşır.
“Aşk bu kadar solcuyken içinden sağ çıkmak imkansızdır”.der ya DENİZ, mücadeleye de aşkla girilir tabii ki. Ama aşk, daha çok değiştirici ve yenilikçidir, hatta kurucudur. İnsanın niteliklerini açığa çıkaran bir çeşit sınav yeridir; laboratuardır.
Aşk bizim günahımızdı. Tanrı katında aşk yoktu. O, yeryüzüne ve insana mahsustu. Çünkü yargılamanın ve cennet ve cehennemin olduğu yerde tutku ve günah artık rafa kalkacak, tutkunun ve günahın olmadığı bir yerde aşk yeşermeyecekti.
Aşk bizim aklımızdı. O geldiğinde akıl artık sevmeyi tutkudan ayıracak kadar ehlileşmiş olacaktı. Aşkın yanında sevmenin hükmü kalmayacak, bir çocuk gibi yalnız bırakılacaktı. Hatta sevgi ortamının özgürleştiriciliği, kapitalizmin yabancılaştırıcı iklimi altında görülmesi çok daha zor olan insanın kimi nitelikleriyle yüzleştirir.Şiir de bu tanımla çıkmıştır ki,sevda ve özgürlüğü benzetmek isteken kapitalizme inat ,Aşk devrimin en güzel yandaşı olmuştur ki, o yüzden kıskanılır..
Aşk ve tecrit elbette iki zıt olgudur. Biri kişiyi çoğaltırken diğeri yalnızlaştırmayı ve giderek hiçleştirmeyi amaçlar. Yanlızlaşan aşk devrimci değildir, hiçleştirme olarak okuyabilirsek tecridi, sevginin öfke halini algılamış oluruz .Onun karşıtlığı direnci ortaya koyan bir sevdayım tepeden tırnağa demektir .
Kapitalizm eğer dağıtıcı, yalnızlaştırıcı, iç boşaltan ve değersizleştiren bir etki yapıyorsa; bunun tam tersi olan bütünleştirip kolektifleştirici bir his oluşturmak, mücadeleyi aşk olarak da kendinde devrim olarak da tanımlamak yanlış olmaz.
Yaşam karşısında sorularını doğru sormayanlar, doğru yanıtlar vermekte güçlük çeker. Doğru yanıt bazen güzel yanıtla örtüşmeyebilir. Bu bağlamda, örgütlü kötülük karşısında alternatifi de gerektiren direnç, akla sanatı getirir.Sanat devrimci aşk betimler ki, derinliğine ulaşmak körlük romanında ifade edildiği gibi aşkın tek başına örgütlediği bir ufkun yaratılmasıdır.
Çoğu kez, tanıdığımız insanda heyecanı tükettiğimizi zannederiz. Halbuki insan, tanıdığı yolda daha güvenli bir şekilde ilerler, kendini daha huzurlu hisseder ve emekten kaçınmasa bu yolu yeni keşifler için basamak haline getirir. Gerçekte her insanın içi derindir. Yeter ki kazı yapmaktan, ilerlemekten, bunun için emek harcamaktan kaçınmayalım. Çünkü aşk devrimcidir.
Che ile yaptığı röportajda Gazeteci Lisa Howard, “Bir devrimcinin sahip olduğu en önemli özellik nedir?” diye sorar. Che, “Aşk” diye yanıtlayınca, Howard şaşırır ve tekrar etmekten kendini alamaz.
Aşk?
Che’nin ikinci yanıtı, aşktan ne anladığının da ifadesidir: “İnsanlık aşkı, doğruluk ve adalet aşkı. Bunları taşımıyorsa benliğinde, gerçek bir devrimci değildir o.” Che, “Gerçek devrimciyi yöneten büyük aşk duygularıdır” derken, aşkı bireyselleşmenin dar kalıplarından çıkarır ve içeriği itibariyle toplumsallaştırır. Gerçekte Che’nin aşkı bir yaşam biçimi olarak gören ve devrimcilikle özdeşleştiren duruşu, Sokrates’te ifadesini bulan “kendini bilme” halidir.
Sevgili kucaklandığında, bir toplum kucaklanıyorsa; o beden genelde halk, özelde yoldaşlık toplamı demek olan örgütlülük ise,o zaman aşkın iki kişilik olması, aşkı daraltmaz, bireycileştirmez; iki kişi dışında kalanlara karşı bir duvara, bir yabancılaşma zeminine dönüşmez. Sevgi yalnız bir insana bağlılık değildir. Bir tutumdur. Kişinin yalnız bir sevgi nesnesine değil, bütünüyle dünyaya bağlılığını gösteren bir kişilik yapısıdır.
Bu yüzden AŞK DEVRİMCİDİR,bir nokta ,işte bu kadar…..