MAVİ VATAN TÜRKİYE’NİN HAKKIDIR! TÜRKİYE–LİBYA MUTABAKATINA YÖNELİK SİYASİ İTİRAZLARI KABUL ETMİYORUZ
Türkiye ile Libya arasında 27 Kasım 2019 tarihinde imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı’nın Libya Temsilciler Meclisi tarafından 20 Ekim 2026 tarihinde oy birliğiyle onaylanmasını, iki ülkenin karşılıklı hak ve çıkarları açısından önemli bir gelişme olarak değerlendiriyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin denizlerdeki haklarını, egemenlik alanlarını ve Mavi Vatan yaklaşımını savunmak bir siyasi tercih olmanın ötesinde, ülkemizin geleceğiyle ilgili stratejik bir meseledir.
Doğru Yol Partisi Dış İlişkiler Başkanı olarak açıkça ifade ediyorum: Türkiye ile Libya arasındaki mutabakatın, yalnızca Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin itirazları gerekçe gösterilerek geçersiz ilan edilmesini kabul etmiyorum.
Uluslararası ilişkilerde esas alınması gereken, bir ülkenin diğerinden güçlü olması veya Avrupa Birliği üyesi olması değil; uluslararası hukuk, hakkaniyet, karşılıklı egemenlik ve diplomatik müzakerelerdir.
1. Türkiye–Libya mutabakatının hukuki dayanağı
27 Kasım 2019 tarihinde İstanbul’da imzalanan Türkiye–Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı, Birleşmiş Milletler kayıtlarına alınmıştır. Anlaşma 8 Aralık 2019 tarihinde yürürlüğe girmiş ve 11 Aralık 2019 tarihinde BM Sekretaryası tarafından tescil edilmiştir.
Bu husus, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 102. maddesi kapsamında belgelendirilen resmî bir kayıttır.
Ancak hukuki açıdan önemli bir ayrımın altını çizmek gerekir: Bir anlaşmanın BM’ye tescil edilmiş olması, onun bütün üçüncü devletler bakımından tartışmasız biçimde geçerli olduğunun otomatik kanıtı değildir. Bununla birlikte anlaşmanın resmî bir uluslararası belge olduğunu ve Türkiye ile Libya arasındaki mutabakatın hukuki bir zemine dayandığını gösterir.
Kaynak: Birleşmiş Milletler Antlaşmalar Koleksiyonu, kayıt numarası I-56119.
2. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ne söylüyor?
Uluslararası deniz hukukunda sınırlandırma meselesi, tek taraflı siyasi açıklamalarla değil, ilgili hukuki kurallar ve somut coğrafi koşullar değerlendirilerek ele alınmalıdır.
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 74. maddesi, karşılıklı veya bitişik kıyılara sahip devletler arasında münhasır ekonomik bölge sınırlandırmasının, uluslararası hukuka uygun bir anlaşmayla hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmayı amaçlamasını öngörür.
Aynı sözleşmenin 83. maddesi, kıta sahanlığının sınırlandırılmasında da uluslararası hukuk temelinde anlaşma yapılmasını ve hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşılmasını esas alır.
121. madde ise adaların hukuki statüsünü düzenler. Adaların deniz yetki alanları bakımından hakları bulunmakla birlikte, 121. maddenin üçüncü fıkrası insan yaşamını veya kendine özgü ekonomik yaşamı sürdüremeyen kayalıkların münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı oluşturamayacağını belirtir.
Bu maddeler, deniz yetki alanlarının değerlendirilmesinde önemlidir. Türkiye’nin yaklaşımı, Doğu Akdeniz’deki coğrafi gerçeklerin ve ana kara kıyılarının hakkaniyet ilkesi çerçevesinde dikkate alınması gerektiğidir.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ise adaların deniz yetki alanları üzerindeki haklarını öne çıkararak anlaşmaya itiraz etmektedir. Dolayısıyla uyuşmazlığın çözümü, ilgili kuralların somut coğrafyaya nasıl uygulanacağının hukuken değerlendirilmesini gerektirir.
Kaynaklar: BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, 74, 83 ve 121. maddeler.
3. Avrupa Birliği’nin açıklamasına itirazımız
21 Ekim 2026 tarihinde Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ortak bir açıklama yayımladı. Açıklamada Türkiye–Libya mutabakatının üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal ettiği, deniz hukukuna uygun olmadığı ve geçersiz olduğu ileri sürüldü. Aynı açıklamada Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a dayanışma mesajı verildi.
Avrupa Birliği’nin görüşünü açıklama hakkı vardır. Ancak Türkiye’nin ve Libya’nın hukuki tezleri de aynı ciddiyetle değerlendirilmelidir.
Avrupa Birliği’nin siyasi tutumu, tek başına uluslararası bir mahkeme kararı yerine geçmez. Bir anlaşmanın üçüncü devletlerin hakları üzerindeki etkisi, ilgili uluslararası hukuk kuralları ve uyuşmazlığın somut koşulları çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Bizim beklentimiz, Avrupa kurumlarının yalnızca Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın itirazlarını tekrarlamak yerine, Türkiye’nin hukuki tezlerini de tarafsız biçimde incelemesidir.
Avrupa Birliği’nin dayanışma politikası, Türkiye’nin denizlerdeki haklarının görmezden gelinmesine gerekçe olmamalıdır.
4. Avrupa Parlamentosu’nda kimler konuştu?
21 Ekim 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nun Strazburg’daki genel kurul oturumunda konu gündeme geldi.
Elissavet Vozemberg-Vrionidi: Yunanistan’ı temsil eden Avrupa Parlamentosu üyesi, Libya Temsilciler Meclisi’nin onay kararını eleştirdi. Mutabakatın Yunanistan ve Kıbrıs’ın egemenlik haklarını sorguladığını savundu ve Avrupa Birliği’nden diplomatik ve siyasi adım atmasını istedi.
Roberta Metsola: Avrupa Parlamentosu Başkanı, Vozemberg-Vrionidi’nin müdahalesinin ardından dile getirilen endişeleri paylaştığını belirtti ve Yunanistan ile Kıbrıs’a destek mesajı verdi.
Ayrıca António Costa (Avrupa Konseyi Başkanı) ve Ursula von der Leyen (Avrupa Komisyonu Başkanı), konuyla ilgili ortak bir açıklama yayımladı. Bu açıklama, Avrupa Parlamentosu’nda yaptıkları bir konuşma değil, iki AB kurumunun başkanının ortak açıklamasıdır.
Bu isimleri ve açıklamalarını birbirinden ayırmak önemlidir. Kamuoyuna sunulan haberlerde doğrulanabilen Parlamento müdahalesi Vozemberg-Vrionidi’ye, Parlamento Başkanı’nın yanıtı ise Metsola’ya aittir. Başka milletvekillerinin bu konuyla ilgili konuşmalarını doğrulanmış bir tutanak olmadan isimlendirmek doğru olmayacaktır.
5. Türkiye’nin hakları siyasi tercihlerle yok sayılamaz
Türkiye, Doğu Akdeniz’de uzun bir kıyı şeridine sahip bir ülkedir. Deniz yetki alanlarına ilişkin değerlendirmelerde Türkiye’nin coğrafi konumu, kıyıları, güvenlik ve ekonomik çıkarları dikkate alınmalıdır.
Türkiye ile Libya arasındaki mutabakatın ortaya koyduğu sınırlandırma yaklaşımına Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın itiraz etmesi, Türkiye’nin tezlerinin kendiliğinden geçersiz olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, Libya Temsilciler Meclisi’nin 20 Ekim 2026 tarihli onayı da üçüncü devletlerle yaşanan bütün hukuki ihtilafları tek başına sona erdirmez.
Biz, Türkiye’nin haklarını savunurken uluslararası hukuku temel alıyor; diplomatik müzakereyi, hakkaniyeti ve karşılıklı egemenliğe saygıyı esas alıyoruz.
Doğu Akdeniz’in enerji kaynakları ve deniz yetki alanları, bölge ülkeleri arasında yeni gerilimlerin değil, adil ve kalıcı çözümlerin konusu olmalıdır.
SONUÇ VE ÇAĞRIMIZ
Doğru Yol Partisi olarak Türkiye’nin ulusal çıkarlarını, deniz yetki alanlarını ve Libya ile geliştirdiği iş birliğini savunuyoruz.
Avrupa Birliği kurumlarına çağrımız şudur: Türkiye’yi yalnızca siyasi itirazların muhatabı olarak görmeyin. Türkiye’nin tezlerini, coğrafi gerçekleri ve uluslararası hukukun hakkaniyet ilkelerini de değerlendirin.
Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin görüşlerini desteklemek, Türkiye’nin haklarını peşinen reddetmek anlamına gelmemelidir.
Türkiye’nin haklarını savunmak, başka ülkelerin haklarını yok saymak değildir. Bizim savunduğumuz, uluslararası hukuka dayanan, hakkaniyetli ve karşılıklı saygıyı esas alan bir Doğu Akdeniz düzenidir.
Mavi Vatan, Türkiye’nin denizlerdeki hak ve çıkarlarının stratejik ifadesidir. Bu hakları diplomasiyle, hukukla ve kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz.
Bilal Kaya
Doğru Yol Partisi Dış İlişkiler Başkanı